Türkçe paylaşım para kazan

Geri Git   Türkçe paylaşım > DİN > Kuran-ı Kerim
Kayıt SSS Üye Listesi Ajanda Arama Bugünün Mesajları Konuları Okundu İşaretle

Kuran-ı Kerim Kuran-ı Kerim İle ilgili herşey.

Yanıtla
 
Konu Araçları Bu Konuda Ara Görünüm Modları
  #71  
Eski 03-08-07, 19:20
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

46

Ahkaf Suresi

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

66

Âyet sayısı :

35

Nüzulü


Sûre Mekke'de Câsiye'den sonra, Zâriyât'tan önce gönderilmiştir. İbn Âşûr'un tespitine göre (XXIV, 6) bu sûre, peygamberlik geldikten iki yıl sonra vahyedilmiştir.[1]



Adı



Meşhur adı Ahkaf tır. "Kum tepeleri" mânasına gelen bu ketime yalnızca bu sûrenin 21. âyetinde geçtiği için ismi de Ahkaf olmuştur. [2]



Konusu



Hâ-mîm ile başlayan diğer sûreler gibi bunun da başında Kur'ân-ı Kerîm'e dikkat çekilmekte: bu kitabı, sonsuz güç ve hikmet sahibi Allah'ın vahyettiği kesin ve açık bir ifadeyle açıklanmaktadır. Araya diğer konular girmekle beraber sûre boyunca bu temanın işlenmesine devam edilmekte, daha önce de ilâhî kitapların geldiği, bunları tebliğ eden peygamberlere karşı, son peygambere yapılan şeylerin yapıldığı bildirilmekte, çeşitli kanıtlar ortaya konarak Kur'an'm Allah kelâmı olduğu ispat edilmektedir. Sûrenin bu ana konusu dışında şu hususlara da temas edilmektedir:

1.Tek yaratanın Allah olduğu ve O'nun her şeyi bir hikmetle yarattığı.

2.İman etmeyi kolaylaştıran deliller, akıl yürütme şekilleri.

3.İman ve istikametin meyvesi.

4.İnsanın ameli yani yapıp ettikleri, eserleri ile derecesi arasındaki paralellik.

5.Aile fertlerinin karşılıklı hak ve ödevleri.

6.Âd kavmi ile peygamberleri arasında geçenlerin ibret için hatırlatılması,

7.Cinlerin Kur'an'ı dinlemeleri ve imana davet edilmeleri.

8. Başta yaratan ve insana can veren Allah'ın, ölenleri diriltmeye de kadir olduğunun, diriltmeyi takip eden zamanda inkarcıların başlarına geleceklerin hatırlatılması. [3]



Meali



Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2. Kitabın indirili-şi, sonsuz güç ve hikmet sahibi Allah'tandır. 3. Gökleri, yeri ve ikisi arasın-dakileri şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. Ama inkâr edenler kendilerine karşı yapılan uyarıdan yüz çevirmektedirler. [4]



Tefsiri



2-3. Allah gökleri, yeri ve bu ikisi arasında veya dışında ne varsa onları iş olsun diye değil, belli hikmetler, mâkul amaçlar çerçevesinde yaratmıştır, ayrıca yarattıklarına bu dünya hayatını ebedî kılmamış, belli bir süre sonra her şeyi yok edip başka bir âlemde yeniden var etmeyi, ölenleri diriltmeyi murat buyurmuştur. İnsan için yaratılış hikmetinin başında imtihan gelmektedir. İmtihanda başarılı olabilmek için âdeta bir cevap kitabı olarak Kur'an vahyedilmiş, onda insanların akıllarım doğru işletmeleri, iradelerini iyi kullanmaları, doğru yoldan sapmamaları için gerekli bilgiler verilmiş, etkili bir üslûpla uyanlar yapılmıştır. Özgürlük içinde aklını İyi kullanarak iman edenler kitaptan yararlanmışlara da inkârda ısrar edenler ona ve uyarılarına kulak asmamış, böyle bir tebliğ yapılmamış gibi davranmışlardır. [5]



Meali



4. Onlara şöyle de: "Allah'ı bırakıp da kendilerinden medet umduğunuz tanrıları bir düşündünüz mü? Yerden hangi parçayı yarattılar bana gösterin? Yoksa göklerde onların ortaklığı mı var? Eğer iddianız gerçek ise bana, bundan önce inmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin." 5. Allah'ı bırakıp da, yakarmasından habersiz olduğundan kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır! 6. Kıyamet sonrası insanlar toplanınca taptıkları şeyler kendilerine düşman olacak ve ibadetlerini de inkâr edeceklerdir. [6]



Tefsiri



4. Müşrikler putların yeryüzünde, insan ve eşya üzerinde bazı etkilerinin bulunduğuna inanıyorlardı. Bu inancın temelsiz olduğunu ispat için Kur'an'ın kullandığı mantık şudur: Birinin bir şey üzerinde değiştirici etkisinin bulunabilmesi için onun yaratılış ve oluşuna katkıda bulunmuş olma ön şartı vardır; putlar neyi yarattılar ki, onun üzerinde etkileri bulunsun!

İnsanlar göklerde olup biteni göremedikleri için, putların göklerde de bir etkilerinin bulunmadığı ifade edilirken "varsa gösterin" denilmemiş, yalnızca "etkilerinin olmadığı" düşündürücü bir soru şeklinde ortaya konmuştur.

Bir iddia ya akıl ve ilim delili ile yahut da sağlam rivayetlerle (nakil delili ile) ispat edilir. Müşriklerden önce akıl delili istenmiş, arkasından da sağlam bir yazılı veya yazısız rivayet talebi ile yetinilmiştİr. Ancak her iki talep de iddia sahipleri tarafından karşılanamamıştır. [7]



5-6. Yakarma işiten, gören, bilen, isteneni verme gücü bulunan varlığa yapılırsa anlamlı olur. Putlar bunlardan mahrumdur, yalvaranların farkında bile değildir, kıyamete kadar da cevap veremeyeceklerdir. Bütün bunlara rağmen putlara yalvarıp yakaranların şaşkınlıkları apaçık ortadadır. Kıyamet gününde Allah, kendinden başka tapma konusu edinilen varlıklarla onlara tapanları bir araya getirecek, taraflar birbirinden nefret edecekler, tapılanlar Allah'a sığınarak kendilerini savunacak ve gerçekte müşriklerin kendilerine tapmadıklarını da açıklayacaklardır.[8]



Meali



7. Gerçek kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, "Bu açık bir sihirdir" dediler. 8. Yoksa "O'nu Allah adına uyduruyor" mu diyorlar? Şöyle de: "Onu uydurmuş olsaydım, Allah'a karşı beni korumaya asla gücünüz yetmezdi. İçine gömüldüğünüz iftira batağını O daha iyi bilmektedir. Sizinle benim aramda şahit olarak O yeter. Çokça bağışlayan, rahmetini esirgemeyen O'dur. 9. Ben peygamberler arasında benzeri olmayan biri değilim, bana ve size ne yapılacağım da bilemem, ancak bana vahyedilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım." 10. Siz inkâr ederken İsrâiloğulların'dan bir tanığın onun benzerine tanık olduğunu ifade ettiği, bunun üzerine siz büyüklenirken onun iman ettiği kitap ya gerçekten Allah katından gelmişse! Hiç düşündünüz mü? Şüphe yok ki Allah, hakka karşı cephe alanları doğru yola iletmez. 11. İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: "Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!" Onunla doğru yolu bulamadıktan için "Bu eski bir yalandır" demeye devam edeceklerdir. 12. Oysa bundan önce de bir rehber ve rahmet olarak Musa'nın kitabı gelmişti. Bu ise önceki kitapları onaylayan, haksızları uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olarak Arap diliyle gelmiş bir kitaptır. [9]



Tefsiri



7-8. Kur'an'a muhatap olanlar onun olağanüstü bîr metin olduğunu gördüler ve anladılar. Ancak içinde bulundukları ve yararlandıkları konum sebebiyle gerçeği inkâr ettiler, olağanüstülüğü ise sihir diyerek geçiştirmeye çalıştılar. Eğer sihir iddiası doğru olsaydı Hz. Peygamber'in Kur'an'ı kendisi uydurup Allah'a aitmiş gibi göstermesi gerekirdi. Bu durumda nelerin olacağı konusuyla İlgili âyette yer alan açıklama, yalancı peygamberleri bekleyen acı akıbeti de haber vermektedir, [10]



9. Peygamberliğin başlıca özellikleri sıralanıyor: a) Bütün peygamberler temel özellikler bakımından birbirine benzerler. Daha önce bir peygamberi tanımış ve ona İnanmış olanların sonra gelen hak peygambere inanmasında güçlük olmamalıdır, b) Peygamberler de dahil oimak üzere Allah'tan başka hiçbir varlık -istisnaî durumlarda Allah bildirmedikçe- saybı bilmez: gelecekte olacaklar da gayba dahildir, nitekim Hz. Peygamber bunu bilmediğini açıkça ifade etmektedir, c) Peygamberlerin özel bilgi kaynaklan vahiydir. Vahiy diğer inananlar gibi peygamberler için de bağlayıcıdır; ona uymak, uygun davranmak mecburiyeti vardır, d) Allah'tan emir alarak insanları dînî hayatları bakımından uyarma, dünyada yaptıklarının âhirette nasıl karşılık bulacağını bildirme görevi peygamberlere aittir, onlardan başka -bu mânada- uyarıcı yoktur, âlimler ve eğitimciler bu görevi peygambere tabi olarak yerine getirirler.

"b" maddesinde ifade edilen husus tefsirciler arasında tartışılmıştır. Bazıları, "Onun bilmediği dünyada olacaklardır, âhirette kimlerin başına nelerin geleceğini bilir" demişlerdir. Bize göre bu bilgi de şahıs şahıs değil, geneldir, iman ve amellerin sonuçlarıyla ilgilidir. Dünyada olsun âhirette olsun onun bildiği münferit, özel, belli olaylar ve olacaklar, istisnaî olarak ve belli hikmetler çerçevesinde Allah'ın bildirmesi, vahyetmesiyle bilinmiştir. Buhârî'nin aktardığı şu bitgi de bu anlayışı açıkça desteklemektedir: Medine'ye hicret eden müminler, oranın yerlilerine misafir edilmeleri İçin dağıtılmış, Osman b. Maz'ûn isimli sahâbî de misafir kaldığı evde hastalanmış ve âhirete göçmüştü. Cenaze kefenlenmiş halde iken Hz. Peygamber eve gelmiş, evin hanımı ona ölü hakkındaki kanaat ve duygularını şöyle ifade etmişti: "Allah'ın rahmeti üzerine olsun ey Osman! Sana tanıklık ederim ki Allah'ın ikram ve ihsanına nail oldun." Peygamberimiz hanıma, "Ona Allah'ın ihsanda bulunduğunu nereden biliyorsun?" diye sorunca kadın kendine geldi, "Bilmiyorum ey Allah'ın Resulü" dedi. Peygamberimiz de şöyle buyurdu: "O, rabbinden gelen şüphe götürmez gerçekle karşı karşıyadır, ben onun için hayır umuyorum. Yemin ederim ki ben Allah'ın elçisi olduğum halde hakkımda ne yapılacağını bitmiyorum." Kadın da ekledi: "Vallahi ben de bundan sonra hiçbir kimseyi ('Onun günahı yoktur, makamı cennettir' diyerek) tezkiye etmem. [11]



10-12. Sûrenin ana konusu Kur'an'ın Allah kelâmı, Muhammed aleyhisselâ-mın da gerçek peygamber olduğunu ispat etmektir. Bu maksatla sıralanan deliller ve ikna edici tartışma çerçevesinde bu âyetlerde şunlara yer verilmiş olmaktadır:

a) Kur'an'a ve Peygamber'e iman edenler bulunduğuna göre inkarcıların bunda ısrar etmek yerine bir de "Ya gerçek ise, Allah'tan gelmiş ise biz ona inanmamakla neleri kaybetmiş olacağız" diye düşünmelerinin akıl kân olduğu.

b) Kur'an'ın Allah'tan geldiği ve Peygamber'İn doğru söylediği konusunda tanıklık eden, bununla da kalmayıp ona inanan bazı yahudilerin tanıklıklarının dikkate alınması gerektiği. Bu şahidin kim olduğu konusunda çeşitli yorumlar yapılmış, rivayetlere yer verilmiştir. Bu cümleden olarak "Şahit Hz. Musa'dır, Tevrat'ta Hz. Peygamber'İn geleceğini bildirmiştir"; "Yahudi iken müslüman olan Abdullah b. Selâm'dır"; "Mekke müşriklerinin ticaret için gittikleri Medine'de ve başka yerlerde karşılaştıkları bazı yahudilerdir" diyenler olmuştur. Birinci ihtimal oldukça zayıftır; çünkü bu şahitlik Mekkeliler için İkna edici olmaz. İkinci ihtimal bazı sağlam rivayetlere dayanmakla beraber sûrenin Mekke'de inmiş olması bu yorumu zayıflatmaktadır. Bunu savunanlara göre sûrenin bütünü Mekke'de inmiş olmakla beraber bu âyet daha sonra Medine'de gelmiş ve sûredeki yerine konmuştur. [12] Bize göre ikinci ve üçüncü ihtimaller birbiri ile çelişmediği için kabul edilebilir niteliktedir.

c) İnkârda ısrar eden Arap müşriklerinin, servet ve saltanatlarına güvenerek Allah'tan gelecek her iyi ve güzel şeyin öncelikle kendilerine gelmesi gerektiği konusundaki değerlendirrrielerinin yanlış olduğu; insanların Allah katındaki değerlerinin servet ve saltanata değil, imana, ahlâka ve iyiliklere bağlı olduğu.

d) Araplar'ın yakınlarında olan ve temas halinde bulundukları yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat'ı ölçü olarak almalarının uygun olacağı. Hz. Mûsâ ve Tevrat ile Hz. Muhammed ve Kur'an arasında önemli benzerlikler vardır, fark dilde ve şekildedir; içerik ve amaç benzerliği, kaynak birliğinin ve gerçekliğin önemli bir delilidir. [13]



Meali



13. "Rabbimiz Allah'tır" diyen sonra da devamlı bu söze uygun yaşayanlara ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir. 14. İşte bunlar, yaptıklarının karşılığı olarak içinde devamlı kalmak üzere cennetliklerdir.[14]



Tefsiri



13-14. İman ve amel dinin iki direğidir, bunlara sahip olanların ebedî kalmak üzere cennete girecekleri çeşitli vesilelerle ifade buyurulmuştur. Burada ameli temsil eden istikamet kelimesi, Allah rızasını kazandıran davranışlar mânasındaki amel-i sâlihin itidal ve devam üzere olması demektir. İşte bu mânada istikamete sahip olanlar, davranışlarıyla imanlarına sadık kaldıklarını da ortaya koymuş olmaktadırlar. [15]



Meali



15. İnsana, ana ve babasına iyi davranmasını emrettik. Anası onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarın "Rabbim! Bana ve ana babama lütfettiğin nimete şükretmeye, razı olacağın işleri yapmaya beni muvaffak kıl. Benden gelecek nesli hayırlı eyle, pişmanlıkla dönüp senin kapına başvurmaktayım ve ben şüphesiz sana boyun eğenlerdenim!" 16. İşte cennetlikler arasında bunların da yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vaattir. 17-18. Ana babasına, "Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz!" diyen kimseye ana babası, Allah'tan yardım dileyerek, "Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vaadi gerçektir." Demekteler. O ise "Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil"cevabım vermektedir 18. İşte kendilerinden önce gelip giden insan ve cin toplulukları üe birlikte bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır. 19. Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah herkesin yaptığının karşılığını haksızlığa uğratılmak -sızın tastamam vermek için böyle yapmıştır. 20. İnkâr edenler ateşin başına getirilince, "Size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz ve onlardan yararlandınız, şimdi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamanıza ve yoldan çıkmanıza karşılık olarak aşağılayıcı cezayı çekeceksiniz!" denilecektir. [16]



Tefsiri



15-16, Peygamberlere inananlar ve onların yolundan gidenler İle inkâr, isyan ve onlara eziyet edenlerin durumu, ana babalar ile çocukları arasındaki ilişkiyi ha tırlatıyor. Bu sebeple 15-20. âyetlerde o konuya geçilmiş; "ana babaların nice eziyetler çekerek dünyaya getirip büyüttükleri, kendilerine ümit bağladıkları çocuklarının da birbirine benzemediği, kimileri itaat edip iyi davranırken bazılarının da hayırsız çıktığı hatırlatılmış, hem Peygamber (s.a.) hem de müminler teselli edilmiştir.

Bakara sûresinin 233. âyetinde, tam emzirme süresinin iki yıl olduğu ifade edilmişti. Burada İse rahimde taşıma müddeti ile emzirme süresi toplamının otuz ay olduğu zikredilmektedir. Otuz aydan iki yıl çıkarılınca geriye altı ay kalır; bundan da asgarî hamilelik süresinin altı ay olacağı sonucuna ulaşılır. Hz. Osman halife iken, evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bîr kadına zina cezası istenmiş, halife de bunu uygulamaya meyletmişti. Ancak Hz. Ali yukarıdaki hesap ve yoruma dayanarak, altı ay içinde çocuk doğurmanın mümkün olduğunu, kadına zina isnadının delilinin bulunmadığını savundu ve kadın berat etti. [17]



17-18. Ana babaların çocuk eğitimi, çocuğun kimlik ve kişilik kazanması konusunda önemli rolleri ve etkileri vardır. İstisnaları bulunmakla beraber ebeveyn, çocuklarının da kendileri gibi inanmalarını isterler, bunun İçin çaba gösterirler. 17. âyet bu genel çerçeve içinde inanan ebeveyn ile inkâr eden bir evlat arasındaki tartışmayı tasvir ediyor. Hz. Ebû Bekir'in oğlu Abdurrahman, önce inanmaz iken sonra inanmış ve iyi bir insan olmuştur, Zeccâc gibi bazı tefsirciler âyetin bu olay üzerine geldiğini ileri sürmüşlerse de -burada Örnek verilen evlat ve benzerlerinin cehennemlik oldukları âyette ifade edildiği için- bu yorum haklı olarak genellikle kabul görmemiştir. Muâviye'nin Medine valiliğine getirdiği Mervân b. el-Hakem, onun emri gereğince halkı Yezîd'in veliahtlığı için biat etmeye zorluyordu. Abdurrahman, "Bu Herakliyüs usulüdür, siz bunu mu getiriyorsunuz?" diyerek biate itiraz etti. Mervân, açıklamakta olduğumuz âyeti kastederek, "İşte bu âyet senin için gönderildi" dedi ve Abdurrahman'ın tutuklanmasını emretti. Abdurrahman kardeşi Hz. Âişe'nin evine sığınarak kurtuldu. Hz. Âişe, Mervân'ın hakaret ve iddiasını redderek, "Bizim hakkımızda gelen âyet bu değil, benim beratımla ilgili olan âyettir" dedi. [18]

İleride, 29-33. âyetlerde cinlerin de Kur'an'ı dinledikleri, bir kısmının ona inandığı açıklanacaktır. 18. âyette hem bir gerçeği bildirmek hem de cinlerle ilgili bilgi edinmeye teşvik için "inkâr eden insanlarla beraber cinlerin de cezalarını çekecekleri" zikredilmektedir. [19]



19. İyiler de kötüler de tek dereceli değildir; iyiliğin ve kötülüğün hem nicelik hem de niteliğine göre sahipleri derecelendirilmiş, ceza ve ödülleri de bu derecelere göre verilmiştir ve verilecektir. Böylece hiçbir kimsenin zerre kadar hakkı zayi edilmemiş, her şey karşılığım bulmuştur. [20]



20. Dünyada kendilerine servet, yetki ve iktidar verilenler bunların hakkım verir, kendilerinin olduğu kadar başkalarının da iyilik ve mutluluğu için gayret gösterirlerse şüphesiz büyük mükâfatlara nail olacaklardır. Aksini yapar, bu nimetleri, insanların peşinde koştuğu güzellikleri bencilce kullanır, hakka ve hukuka riayet etmez, ebedî hayata da gerekli payı ayırmazlarsa âhirete elleri boş olarak giderler. Bütün güzellikler ve imkânlar dünyada ve dünya için harcanmış, kullanılmış ve tüketilmiştir. Burada dünya yoksulları zengin olurken onlar yoksul hale gelmişlerdir; dünyada ezilenler, zulme uğrayanlar güçlü hale gelirken zalimler güçsüz ve zelil bir duruma düşmüşlerdir. Meleklerin onlara ifade ettikleri işte bu gerçektir. [21]



Meali



21. Âd kavminin kardeşini (Hûd) hatırlat. Hani o, kum tepelerinin arasında kavmini -ondan önce ve sonra da bu kabilden uyarılar olmuştur- şöyle uyarmıştı: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size gelecek büyük bir günün azabından gerçekten korkuyorum!". 22. "Sen bizi ilâhlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan tehdidim hemen gerçekleş-tir!" dediler. 23.0 da, "Bu bilgi ancak Allah kalındadır; size bildirmek üzere gönderildiğim mesajı ulaştırıyorum, fakat sizi cehalette direnen bir topluluk olarak görüyorum"^cevabını verdi. 24-25. Felaketi vadilerine yönelmiş, ufku kaplayan bir bulut olarak görünce "İşte bize yağmur getirecek bir bulut" dediler. Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz ceza; içinde acılı azap bulunan, rabbinin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgar! Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Günaha batıp kalmış bîr topluluğu işte böyle cezalandırırız. 26. Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik; kendilerim kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şeyler kendilerim kuşatıverdi! 27. Çevrenizdeki nice şehirleri helak ettik, belki dönerler diye uyarıcı işaretler de vermiştik. 28. Allah'tan başka, O'na yaklaştırsın diye edindikleri tanrılar kendilerine yardım etselerdi ya! Aksine onları bırakıp kayboldular. Bunlar kendi düzmecelerinden ve sürdüregeldikleri asılsız iddialardan ibarettir. [22]



Tefsiri



21-28. İnancın en önemli üç unsuru tevhid, nübüvvet ve âhirettir. Bütün hak dinlerde bu üç unsur üzerinde önemle durulmuş, insanların bir tek Allah'a iman ve kulluk etmeleri, gönderdiği peygamberin yolundan gitmeleri ve öldükten sonra dirileceklerine, hesap vereceklerine inanarak yaşamaları istenmiştir. Bu sûrenin de temel konuları arasında bunlar vardır. Hz. Peygamber'in muhatabı olan Arap müşrikleri bu üç inanç unsuru karşısında direndikçe hem onları ikna etmek hem de Peygamber'İ ve müminleri rahatlatmak için aynı şekilde davranan geçmiş ümmetlerden örnekler verilmiş, onlann peygamberleriyle tartışmalan, iîeri sürdükleri deliller, peygamberlerin mukabil davranışları ve ortaya koydukları kanıtlar anlatılmıştır, Burada açık örnek Âd kavmi ile "onların kardeşi" şeklinde ifade edilen Hûd (a.s.), kapalı örnek ise 27. âyette zikredilen, o bölgede yaşamış diğer kavimler, ümmetler ve peygamberlerdir. Hz. Nuh'tan sonra kendilerine peygamber gönderilen ilk Arap topluluğu Âd olduğu için burada açık örnek olarak onlar seçilmiştir.

"Âd'ın kardeşi"nden maksat o kavimden gelen, soy olarak o kavme mensup bulunan kimsedir ki burada Hûd peygamber kastedilmektedir. [23]



26. İnsanlara verilen duyu organları ve akıl yoluyla elde edilen bilgilerin duyu üstü konular bakımından yorumlanması, değerlendirilmesi ve bunlardan sonuçlar çıkarılması hususunda inancın belirleyici bir etkisi vardır. İnanmayanlar, kendilerinde ve çevrelerinde gördükleri iman işaretlerini, insanı Allah'ın varlık ve birliğine götüren bilgileri, inananlara göre farklı yorumladıkları için inkârlarında ısrar etmekte, bu bakımdan duyu organları ve akıllan, ebedî kurtuluş]an açısından bir işe yaramamaktadır. [24]



Meali



29. Bir zamanlar cin topluluğundan bir gurubu, Kurân'ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde "Susup dinleyin!" dediler, okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler.

"Ey halkımız, dediler, "Biz Musa'dan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik.

Ey halkımız! Allah'ın davetçisine uyun ve ona iman edin ki Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acılı azaptan korusun." [25]



Tefsiri



29-31. Cinlerin Hz. Peygamberi dinlemeleri ve ona iman ederek kendi topluluklarını da uyarmak üzere harekete geçmeleri, inkârda direnen müşriklerin ibret ve örnek almalan amacına yöneliktir. [26]

Peygamberimizin Kur'an'ı dinlemek üzere cinleri davet edip etmediği, bu sırada cinleri görüp görmediği konusunda farklı rivayetler vardır. [27] İbn Kesîr (VII, 272-275), her iki iddianın da sağlam rivayetleri bulunduğunu göz önüne alarak şöyle bir yorum yapmıştır: Hz. Peygamber İle cinlerin bir araya gelmeleri birden fazla olmuş, birincisinde onlar dinlemiş, o görmemiş, diğerlerinde ise Peygamberimiz davet etmiş, onları görmüş ve konuşmuş, en azından bir görüşmede İbn Mes'âd da bulunmuş, fakat uzakta durduğu için konuşulanları işitmemistir. [28] 29. âyet, Allah'ın yönlendirmesi ile dinleme arzusunun cinlerden geldiğini ifade etmektedir. Yine bu âyetler grubu, cinlerin de inançları ve dinleri bulunduğuna, inanç ve amellerine göre karşılık göreceklerine delalet etmektedir.

Tevrat ile Kur'an arasında Zebur ve İncil de gelmiş olduğu halde cinlerin bunlardan söz etmemeleri, *Tevrat'm iman, ibadet ve muamelât hükümlerini tam olarak İhtiva etmesi bakımından diğerlerinden farklı ve onların da atıf kaynağı olmasına dayanmaktadır. Bazı tefsirciler cinlerin bu ifadelerinden hareket ederek onların da çeşitli dinlere mensup bulundukları, burada sözü geçen cinlerin yahudi oldukları sonucunu çıkarmışlardır. [29]



Meali



32. Allah'ın çağırıcısına kulak vermeyenler yeryüzünde O'nu âciz bırakamayacak, O'na karşı bir yar ve yardımcı da bulamayacaklardır; bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler. 33. Onlar düşünmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratma konusunda acze düşmeyen Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi! Şüphe yok ki O her şeye kadirdir, 34. İnkâr edenler ateşe getirilince "Bu gerçek değil miymiş?" denilecek, "Rabbimiz hakkı için öyle" diyecekler, Allah da "İnkâr etmiş obuanız sebebiyle azabı çekin!" buyuracaktır. [30]



Tefsiri



32-34. Sûre Allah ve âhiret inancına davet, insanları bu inanca götüren delilleri açıklama konularını baştan itibaren işlemişti. Sonunda yine âhirete iman konusuna geçilmekte, kıyas yoluyla bunun mümkün, hatta ilk yaratmadan daha kolay olduğu ispat edilmektedir. [31]



Meali



35. Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de acele etme. Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Tebliğ konusu işte budur; hiç günaha sapanlardan başkası helak edilir rai? [32]



Tefsiri



35. Hz. Peygamber ve ashabının, müşriklerin inkâr ve zulümleri karşısında bunalarak bir an önce iman etmelerini, İnanmayanların da cezalarım çekmelerini istedikleri olmuştur; Allah Teâlâ zamanın izafîliğini vecîz bir şekilde ifade buyurarak müminleri teselli etmekte, bir ömür boyu gecikiyor zannedilen mükâfat ve cezanm, -ezel-ebed çizgisinde bu ömür bir güne bile denk düşmediği için- hiç de gecikmediğini açıklamaktadır.

"Azim ve kararlılık sahibi (ülü'1-azîm) peygamberler" kaydı, bazı tefsircüer tarafından, "peygamberler azim sahibi olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılır" şeklinde bir anlayışa dayanak kılınmıştır. Bu tefsircüer, peygamberlerin hayat hikayelerine, mücadelelerine ve Kur'an'da zikredilme yer ve şekillerine bakarak ülüi-azim peygamberlere ait "Nuh, İbrahim, Mûsâ, İsâ, Muhammed'' gibi listeler de vermişlerdir. Yorumlarına bizim de katıldığımız diğer tefsircüer ise buradaki ifadeden böyle bir anlam çıkarmamış, "Bütün peygamberler azim ve kararlılık sahibidir, Hz. Muhammed de onlar gibi azimli ve sabırlı olmaya çağırılmış, bir mânada Allah tarafından ona da bu nitelikler bahşedilmiştir" demişlerdir. [33]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/705.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/705.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/705-706.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/706.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/706.



[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/707.

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/707.

[8] Yûnus 10/29; Furkan 25/18; Kasas 28/63

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/707.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/708.

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/708.

[11] Bu-hârî,"Cenâiz",3

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/708-709.

[12] Râzî, XXVIII, 7; Kurtubî, XVI,181; Şevkânî, V, 23

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/709-710.

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/710.

[15] İstikamet için bk. Fussılet 41/30

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/710-711.

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/711-712.

[17] Kurtubî, XVI, 188

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/712.

[18] îbn Kesîr, VII, 266-267; Buharı, "Tefsir", 46/1

[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/712-713.

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/713.

[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/713.

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/714.

[23] Hûd ve Âd hakkında bilgi için bk. A'raf 7/65-72

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/714-715

[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/715.

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/715.

[26] Cinlerin mahiyet ve sıfatları konusunda bk. Bakara 2/275; En'âm 6/100; Cin 72/1-3

[27] Kurtubî, XVI, 204 vd

[28] aynca bk. Buhârî, "Ezan", 105, "Menâkıbu'l-ensâr", 32; Müslim, "Salât", 149-153

[29] Kurtubî, 209

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/715-716.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/716.

[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/717.

[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/717.

[33] Kurtubî, XVI,212-213;Râzî. XXVIII, 35

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/717.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #72  
Eski 03-08-07, 19:22
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

45

Câsiye Sûresi

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

65

Âyet sayısı :

37

Nüzulü


Mekke'de, Duhân ile Ahkaf sûrelerinin arasında, 65. sûre olarak nazil olmuştur.[1]



Adı



Hâ-mîm ile başlayan yedi sûreden biri olup meşhur adı, "diz çöken, dizlerinin üstüne çöküp kalan" anlamında Câsiye'dir. Kelime sûrenin 28. âyetinde geçmekte, kıyamet sonrasında, mahşer yerinde bekleyen insanların heyecan ve korkularını dile getirmektedir. Varlık ve yokluğu zamana bağlayan bir bâtıl inancın merkez düşüncesini ifade eden dehr kelimesi, Hâmîm'ler içinde yalnız bu surede (24. âyet) zikredildiği için Dehr, yalnız bu sûrenin 18. âyetinde geçtiği için Şeriat da sûreye isim olarak verilmiştir. [2]



Konusu



1. Kur'an'in Allah katından geldiği.

2. Evrendeki varlıkların ve işleyiş kurallarının Allah'ın varlık, birlik, kudret ve hikmetine delil olduğu.

3. Evrendeki birçok nimetin Allah tarafından insanların istifadesine sunulmuş olduğu.

4. Kur'an'ı dinlememenin, onun talimatına uymamanın acı sonuçları.

5. İnanmayanların cezalandırılmasının Allah'a bırakılması.

6. İsrailoğulları örneğinden hareketle Allah'ın nimetlerle ve din kurallarıyla kullarını denediği, imtihanı kaybedenlerin dünya ve âhirette zarara uğrayacakları.

7. İnananlar ile inanmayanların Allah nezdinde aynı değerde olmadıkları,

8. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenleri yeniden düşünmeye sevkeden deliller.

9. Bunca nimetin ve kemalin sahibi olan Allah'a hamdü sena. [3]



Meali



Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2. Kitabın indirilmesi izzet ve hikmet sahibi Allah'tandır. [4]



Tefsiri



1. Sûre başlarındaki bu harflere hurûf-ı mukattaa denir.[5]



2. Müşrikler Kur'an'm, yıllardır aralarında yaşayan Hz. Muhammed'itı eseri olmadığını biliyor fakat bunun kaynağına ulaşamadıkları ve Allah'tan olabileceğini de akıllan almadığı için başka bir İnsan veya cin tarafından öğretilmiş olduğunu ileri sürüyorlardı. Âdette kitap yerine Allah'tan indirilmiş olduğuna vurgu yapılması İşte bu anlayışa dayanmakta, onu yıkmayı hedeflemektedir. [6]



Meali



3. Göklerde ve yerde inananlar için önemli işaretler vardır. 4. Sizin yaratılışınızda ve yeryüzüne yaydığı diğer kımıldayan canlılarda bilenler için deliller mevcuttur. 5. Gece ile gündüzün yer değiştirmesinde, Allah'ın gökten indirdiği rızıkta (yağmurda) -ki, onunla Öldükten sonra yere yemden hayat vermektedir- rüzgârları çeşitli yönlerden estirmesinde düşünenler için alınacak dersler vardır. [7]



Tefsiri



3-5. Evrendeki varlıklar ve bunların düzeni, işleyişi, fonksiyonları, aklını ve bilgisini kullanarak sonuç çıkaranlar ve bu sonuca inananlar için çok şey ifade etmekte, âdeta okumakla bitmez bir kâinat kitabı oluşturmaktadır.

Canlıların rızkı olan hemen her şey ile yağmur arasındaki sebep-sonuç vb. tabii ilişkilerden dolayı âyette yağmura "rızık" denilmiştir. [8]



Meali



6. İşte şunlar, sana gerçekten okuduğumuz âyetlerdir. Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra (buna değil de) hangi habere inanacaklar! 7-8. Kendisine Allah'ın âyetleri okunurken işitip de sonra işitmemiş gibi büyüklenerek inkârda ısrar eden her bir günahkâr iftiracıya yazıklar olsun! Bu sebeple göreceği azabı ona bildir, 9. Âyetlerimiz hakkında bir parça bilgi sahibi olunca hemen onu alay konusu yapmakta. İşte bu gibiler için alçaltın bir azap vardır, 10. Önlerinde cehennem! Ne dünyada elde ettiklerinden ne de Allah'ı bırakıp sırtlarını dayadıkları dostlardan kendilerine bir fayda erişir. Onların nasibi büyük bir azaptır. 11. Bu (Kur'an) bir doğru yol rehberidir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenler için ise en şiddetlisinden elem verici bir azap vardır. [9]



Tefsiri



6-11, Evren kitabı, okumasını bilenleri Allah'a inanmaya ve onun nimetlerine şükretmeye götürdüğü gibi vahyedilen kitap Kur'ân-ı Kerîm de, ona kulak verenleri, gönderene ve tebliğ edene bakarak âyetlerini ciddiye alıp üzerinde düşünenleri, ondan bir hayat rehberi olarak layıkıyla istifade edenleri, dünyada düzgün bir hayat sürme, Allah'ın rızasını elde etme ve ebedî hayatta sonsuza kadar mutlu olma imkânlarına kavuşturur. Bu kitabın kıymetini bilmeyenler, mâkul bir delile dayanmadıkları halde kurulu düzenin kendilerine sağladığı itibar ve menfaatler kaybolmasın diye onu inkâra yönelenler ise dünyada refah içinde yaşasalar bile ebedî âlemde perişan olacaklar, akla hayale sığmaz cezalar göreceklerdir. [10]



Meali



12. Buyruğu ile içinde gemiler yüzsün, lütfettiği nimetleri elde edesiniz ve belki şükredersiniz diye denizi istifadenize veren Allah'tır. 13. Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır. [11]



Tefsiri



12-13. Yine kâinat kitabına dönülmekte, deniz, kara ve göklere dikkat çekilerek hem bunların yaratanı bulduran bir gözle okunmasına hem de buralardan insanlara sunulan nimetler sebebiyle Allah'a şükredümesine yönlendirme yapılmaktadır. Araya yerleştirilen 6-11. âyetlerde Kur'an'a dikkat çekilmesi, onun öneminin ve niteliklerinin açıklanması, dolaylı olarak "doğru düşünme, nimetlerden hakkıyla yararlanma ve onları lütfeden Allah'a şükretme vazifelerini yerine getirmek için" insanların, Kur'an'm rehberliğine muhtaç olduklarının altını çizme amacına yöneliktir. Mümin hem aklını ve duyu organlarını kullanarak kâinat kitabım okuyacak, hem de Kur'an'ı okuyarak İlâhî irşattan istifade edecektir; bu takdirde iki kanat elde edilmiş olacak, tek kanatla ulaşılması mümkün olmayan bilgi ufuklarına, aşkın hedeflere ulaşılacaktır. [12]



Meali



14. İman edenlere söyle de Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar (onlara dokunmasınlar). Çünkü O bir topluluğu, yaptıklarıyla bunu hak edecekleri için cezalandıracaktır. 15. İyi işler yapan kendisi için yapmıştır, kötülük yapanın da kötülüğü kendinedir; sonra rabbinize döndürüleceksiniz. [13]



Tefsiri



14-15. Âyetin nüzul sebebi ile ilgili olarak birkaç rivayet vardır, bunların ortak noktası, Kur'an'ın, kendisine inanmayanlarla ilgili açıklamalarını kabul etmeyen, dolayısıyla âhirette çekecekleri cezayı da inkâr eden kâfirlerin çeşitli vesilelerle Hz. Peygamber'e (s.a.) ve müslümanlara yaptıkları hakaretlere sahabenin fiilen cevap verme ve cezalandırma teşebbüsleridir. [14] Asıl mücadele konusu daha önemli olduğu için müminler, böyle önemsiz şeylerle meşgul olmaktan, güçlerini bunlar için harcamaktan menedilmişler, teselli olarak da"Kimsenin yaptığının yanına kalmayacağı, Allah'ın hak edenleri gerektiği gibi cezalandıracağı" bildirilmiştir.

"Cezalandıracaktır" kısmını "günler"e bağlayarak âyete, "...Allah'ın, bir topluluğu yaptıkları yüzünden cezalandırmak için tahsis ettiği günlerine inanmayanları bağışlasınlar" şeklinde meal vermek de mümkündür. Bu takdirde din özgürlüğü vurgulanmış, dünyada inanmayanlara basb yapılamayacağı, onların cezalarının âhirette Allah tarafından verileceği ifade edilmiş olmaktadır. [15]



Meali



16. Biz, şüphesiz İsrâiloğulları'na da kitap, hüküm ve peygamberlik verdik; onları güzel şeylerle rızıklandırdık ve kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık. 17. Onlara bu işle ilgili açık deliller de verdik. Kendilerine bu bilgiler geldikten sonra sadece hak tanımazlık yüzünden aralarında görüş ayrılığına düştüler. Kuşkusuz rabbin kıyamet gününde, aralarında ihtilafa düştükleri konularda hükmünü verecektir, İS. Sonra seni de ilâhî emre dayalı bir din yoluna koyduk. Onu izle, bilmeyenlerin arzularına uyma! 19. Şüphesiz onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar ve kuşkusuz haktan sapanlar birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır, Allah da kendisini sayanların koruyucu dostudur. 20. Bu kitap, insanların akimi aydınlatan ışık, inananlar için bir kılavuz, bir rahmettir. [16]



Tefsiri



16. Asıl konu Hz. Peygamber'e vahyedilen İslâm dininin önemini, hem onun hem de ümmetinin dine uygun yaşamalarının gerekliliğini açıklamaktır. Ancak konuyu canlandırmak ve geçmiş tecrübelerden İbret alınmasını sağlamak üzere İsrâiloğulları'na bir atıf yapılması uygun görülmüştür.

Allah İsrâiloğutlan'na verdiği üç büyük nimeti ve bu sayede onları nasıl dünyanın en üstün topluluğu haline getirdiğini hatırlatıyor. Bu nimetler kitap (Tevrat),peygamberlik (bu kavimden gelen birçok peygamber) ve hükümdür. Hüküm kelimesi Kur'an'da, "hikmet, yargı ve yönetim gücü" mânalarında kullanılmaktadır. İsrâiloğulları parlak dönemlerinde bu güçlere sahip olmuşlar, hâkim oldukları bölgenin avantajlarından yararlanarak her çeşit dünya nimetinden de istifade etmişlerdir. Duhân sûresinde de (44/32) İsrâiloğulları'nın, bütün diğer topluluklardan üstün kılındığı zikredilmiştir. Bu üstünlüğü mutlak olarak anlayan tefsircilere göre ölçü peygamberliktir; çünkü en fazla peygamber onların içinden çıkmıştır. Üstünlüğü göreceli ve kayıtlı olarak anlayanlara göre onların bu nitelikleri parlak dönemlerinde yaşadıkları çağ ve bölge ile sınırlıdır. [17]



17. Din gelmeden, ilâhî irşada mazhar olamadan insanlar arasında görüş ayrılığı yalnızca haksız taleplere, hak tecavüzlerine değil, hakkın ne olduğu konusundaki bilgisizliğe de dayanır. Din geldikten ve bununla ilgili birçok açıklama yapılıp deliller ortaya konduktan sonra görüş ayrılıkları artık bilgisizliğe değil amel-sizliğe, yani nefsânî arzulara uyarak haktan sapmaya dayanmaktadır. Sözde dindarlar, ilahî emirleri açıkça çiğnemekte zorlanacakları için meşrulaştırma mekanizmasına başvurur, dolambaçlı yollardan haksızlıklarını haklı göstermeye çalışır, hatta giderek buna kendileri de inanırlar. Bu taktik dünyada işe yararsa da âhiret-te iş görmeyecek, orada Allah yanılmaz hâkim olarak hakkı ve haklıyı açıklayacak, herkes hak ettiğini elde edecektir.[18]



18-19. Din ve şeriat ilk defa Hz. Muhammed'e gelmiş değildir, daha önce gelip geçmiş binlerce peygamber vasıtasıyla Allah özü aynı, detay lan farklı dinler göndermiş, bîr yoruma göre aynı olan Öze din (hatta İslâm), farklı olan detaylara, amelî hükümlere, kulluk şekillerine sosyal ve hukukî düzenlemelere de şeriat denilmiştir. Son Peygamber'e ve ondan sonra gelecek olan bütün insanlara gönderilen İslâm dini ve şeriatı, bütün diğer dinleri vahyeden Allah'tan gelmiştir. Ona yalnızca diğer insanlar değil Peygamber de uymak zorundadır. Günlük dilde şeriat kelimesi, yalnızca vahyedilen dini değil, bundan ictihad yoluyla çıkarılmış hükümleri ve âlimler tarafından yapılan yorumları da ifade etmektedir. Peygamber gibi masum olmayan, İctihad ve yorumlarının isabetsiz olma ihtimali de bulunan âlimlerin ictihadlan, hükmü kesin okn vahiy gibi bağlayıcı değildir; bunlar başka âlimler tarafından reddedilebilir, yerlerine yenileri konabilir.

Dinine uygun yaşayanların dostu ve koruyucusu Allah'tır. Hak dinden sapanlar da aralarında dostluk ve dayanışma birlikleri kurarlar; ancak hak dine uyulmaması halinde elde edilecek hiçbir menfaat, kazanç veya edinilecek dostlar kişiyi, Allah'ın cezasından kurtarmaya yetmez ve yaramaz. [19]



20. Özü ve esası Allah'ın vahyi olan din bütün insanlar için bir ışıktır, onlan akıllarını doğru kullanarak imana, ibadete ve güzel ahlâka yönelmeye davet eder. Peşin hükümleri bırakıp vahyin ana konulan üzerinde yeniden düşünerek, kitabın sunduğu delilleri aklın önünde bir ışık gibi kullanarak iman edenler için ise o bir doğru yol kılavuzu ve bir rahmet (ferahlık, mutluluk, bereket ve şefkat) kaynağıdır. [20]



Meali



21. Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip güzel davrananlarınla gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış! 22. Halbuki Allah gökleri ve yeri ciddi amaçlarla ve hiçbiri haksızlığa uğramaksmn herkesin hak ettiğine göre karşılık görmesi için yarattı. 23. Tanrısını arzusundan ibaret kılan, Allah'ın -bilgisine rağmen (sapmayı tercih ettiği için)- kendisini saptırdığı, kulağmı ve kalbini mühürledi-ği, gözüne de perde çektiği kimseyi bir tasavvur et. Allah'tan sonra onu kim yola getirecek! Düşünmüyor musunuz? 24. Bir de şöyle demekteler: "Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir." Halbuki onların bu konuda bir bilgileri yoktur, zannetmekten başka bir şey yaptıkları yok. 25. Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda, "Doğru söylüyorsanız atalarımızı geri getirin" demekten başka bir delil ileri süremiyorlar. 26. Onlara şöyle de: "Allah sizi hayata getirecek, sonra öldürecek, sonra gerçekleşeceği kesin bulunan kıyamet sürecinde sizi bir araya getirecek!" Bunda kuşku yok ama insanların çoğu bilmez. [21]



Tefsiri



21-22. Din ve şeriat vahyetmekten maksat insanların buna uyması, dünyada Allah'ın rızasına uygun bir hayat sürmesi, ebedî hayatta da bunun meyvesini de-rip mutlu olmasıdır. Din, sınanacak kişinin eline verilmiş bir testi gibidir; onu dolduran ile yolda kıran veya boş getirenin aynı sonucu alması abestir, adalet ve hakkaniyete aykırıdır. Dünya hayatında iman ve itaat edenlerle etmeyenlerin birbirine benzemeyen dünya görüşleri ve hayat tarzlarına sahip oldukları açıkça görülmektedir. İslâmî bir topluluk içinde inkarcılar ile amelsizler, birçok bakımdan iman, güze! ahlâk ve davranış sahiplerinden farklı bir değerlendirmeye tâbi tutulmaktadırlar. Ahirette de herkes dünyadaki inanç, kanaat, beklenti ve çabasına göre karşılık görecek, ebedî nimetleri inkâr edenler ondan mahrum kalacak, ilâhî uyan ve tehditleri umursamayanlar bunların gerçekleştiğine şahit olacak, inanç ve amel yokluğunun sonucuna katlanacaklardır. [22]



23. Âyet "tanrısını arzusundan ibaret kılan" diye başlamakta, bundan sonra Allah'ın yaptıkları kişinin bu tercihine bina edilmektedir. Yani Allah iyi olmak İsteyeni zorla inkâra ve kötülüğe itmemekte, kul bunu tercih ettiği için O da kural ve imtihan gereği belirtilen olumsuz durumları yapmakta, yaratmakta, olmasına izin ve imkan vermektedir.

"Bilgisine rağmen" kaydı, hayatını dinî kayıt ve sınırların dışında yaşayan, Allah'ın rızasına değil, nefsinin arzusuna uyan birçok kimsenin yaptıklarını, Allah nzasına aykırı olduğunu bile bile yaptıklarını ifade etmektedir. Doğruyu ve iyiyi bilmek ona uygun davranmak için yeterli olmamakta, sağlam imana ve uygun eğitime ihtiyaç bulunmaktadır. Bu imandan ve eğitimden yoksun bulunan, zevklerine saplanıp gününü gün eden kimseleri yola getirmek zordur. Âyet bu zorluğa işaret etmekte, ancak kapıyı da açık tutmaktadır. Kul ister ve yönelirse, kulunun sabıkası ne olursa olsun Allah onu bağışlar ve doğru yola getirir. [23]



24. "Ölürüz, yaşarız" cümlesinde önce ölüm sonra dirilme, hayata gelme zikredildiği için bazı tefsirciler bununla, Câhiliye Araplan'nın tenasüh (ruh göçü, reenkanıasyon) inancına işaret edildiğini İleri sürmüşlerdir. İlk bakışta bu mâna ihtimal dışı görülmemekle beraber Araplar'ın böyle bir inanca sahip oldukları yönünde tarihî bir bilgi bulunmamaktadır. Şu halde bu âyette maksat, putperestlerin âhirete, öldükten sonra başka bir âlemde dirilmeye inanmadıklarını, onların bir kısım olumsuz davranışlarına bu inançsızlığın kaynaklık ettiğini açıklamaktır. Başka âyetlerde "ölür diriliriz" sözlerinden sonra "öldükten sonra diriltilecek değiliz" demeleri, maksatlarının tenasühe İnandıklarını göstermek değil, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. [24]



25-26. İnsanlara verilmiş bulunan bilgi vasıtaları ile fizik ötesi âlemi bilmek mümkün değildir; öldükten sonra dirilme ve âhiret de bu âleme dahildir. İnkarcıların bu konudaki iddiaları, bilmedikleri ve bilemeyecekleri bir konuda tahmin yürütmekten ibarettir. Bu sebeple mantık dışı önermelere başvurmakta, olmayacak taleplerde bulunmaktadırlar. "Atalarımızı geri getirin" teklifi de bu kabildendir; çünkü dinin iddiası onları geri getirmek değil, diğer âlemde diriltmek ve bir araya getirmektir, bu da olacaktır. Bu dünyada gidenlerin geri getirilmesi ilâhî programa uygun bulunmamaktadır. [25]



Meali



27. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah'ındır, Kıyamet vakti geldiğinde; hakkı bırakıp batıla sarılanlar işte o gün zarar edeceklerdir. 28. Bütün toplulukları diz çöküp boyun eğmiş olarak göreceksin. Her topluluk kendine ait defterin başına çağrılacak, o gün yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz. 29. "Bu, size gerçeği söylemekte olan kitabımizdır, biz bütün yaptıklarınızı kaydetmekte idik" denilecek. 30. İman edip güzel işler yapanları sorarsan Allah onları rahmet deryasına daldıracak. İşte apaçık başarı budur. 31. Hakkı inkâr edenlere gelince şöyle denilecek: "Âyetlerim size okunur değil miydi? Ama siz kibre kapıldınız ve günaha batmış bir topluluk oldunuz." 32. "Allah'ın vaadi gerçektir, kıyamet konusunda da bir kuşkuya yer yoktur" denildikçe, "Kıyamet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz" dediniz. 33. (İlâhî vaad gerçekleşince) yaptıklarının ne kadar kötü şeyler olduğunu açıkça gördüler, alaya aldıkları gerçek onları kuşatıverdi. 34-35. Kendilerine şöyle denildi: "Siz bu günle yüz yüze geleceğinizi nasıl unuttunuzsa bugün de biz sizi unutuyoruz. Meskeniniz de ateştir ve size yardım edecek kimseler yoktur. Bu azap, âyetlerimizi alay konusu yapmış obuanız ve dünya hayatının sizi aldatmış olması yüzündendir." O gün artık oradan çıkarılmazlar, mazeretleri de kabul edilmez. 36. Göklerin rabbi, yerin rabbi, bütün âlemlerin rabbi olan Allah'a, yalnız O'na hamdolsun! 37. Göklerde ve yerde ululuk O'na aittir. O sonsuz güç, sınırsız hikmet sahibidir. [26]



Tefsiri



27-29. Öldükten sonra dirilmeyi, dünyada yapıp ettiklerinden hesaba çekilmeyi inkâr eden, bu konuları anlatan âyetleri alaya alars müşriklere, yanlış yollarında devam ettikleri takdirde nelerle karşılaşacakları daha detaylı olarak açıklanmak suretiyle imana gelmeleri teşvik edilmektedir.

Dünyada topluluklar (kavimler, kabileler, ümmetler, milletler...) sosyal gruplar olarak aynimiş, her grup da kendi içinde alt bölünmelere tabi tutulmuş, insanlık tarihinde birçok yer ve zamanda bu gruplar ayrı defterlere kaydedilmiş, burada grubun her ferdi için de bir hane açılmıştır. Âyetlerden anlaşıldığına göre âhîret hesabı bakımından da hem gruplara birer defter tahsis edilmiş, hem de her bir ferdin yapıp ettikleri kayda geçirilmiştir. [27]



32. İnsanoğlu madde ötesi ve gayb âlemi konusunda gerçeğin bilgisini kendini aşan ve gerçekliğinde kuşku bulunmayan bir kaynaktan almak durumundadır. Bu kaynak Allah'tır, bildirme yolu da vahiydir, peygamberlerin tebliğidir. Akıl, vahyi tebliğ eden peygamberin gerçek peygamber olup olmadığını tespit konusunda sonuna kadar işletilecek, bu konuda güven ve inanç oluştuktan sonra artık onun bildirdiklerine kesin olarak inanılacaktır. Dinin mantığı bu olduğu halde müşrikler ters yoldan hareket ederek kıyameti, dirilmeyi, hesabı vb. iman konularını akıtla-nyla kavramaya çalışmakta, bu yoldan bir bilgi edinemeyince de inkâra kalkışmaktadırlar. Kendilerine kıyamet konusunda kuşkuya düşmenin yeri olmadığı hatırlatıldıkça onlar bu ters mantıktan yola çıkarak, "Biz bu kıyamet dediğiniz şeyi bilmiyoruz, zannın ötesinde bir kesin bilgiye sahip değiliz" diyorlar, bu ifadeleriyle akıllan sıra biraz da alay ediyorlardı. Artık onlara yapılacak şey, inat ve ısrar ederlerse nelerle karşılaşacaklarının hatırlatılması idi, âyetler de bunu yapmaktadır. [28]



34. "Bugün de biz sizi unutuyoruz" sözü, gerçek mânasında değil, mecazî olarak "unutulmuşçasına sizi burada devamlı azaba terkederiz" demektir. [29]



36-37. Sûreyi okuyan, içinde anlatılardan idrak eden bir mümin tabii olarak Allah'ın büyüklüğünü hatırlayacak, O'nun ululuk ve kemali yanında kendisinin de içinde bulunduğu hal ve mazhar olduğu nimetler sebebiyle O'na hamdedecektir. Sûre bu hamdın tâlim ve telkin edilmesiyle son bulmaktadır. [30]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/691

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/691.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/691.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/692.

[5] Bilgi için bk. Bakara 2/1

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/692.

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/692.

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/692.

[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/692.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/693.

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/693.

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/694.

[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/694.

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/694.

[14] Kurtubî, XVI, 157 vd

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/694-695.

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/695.

[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/695-696.

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/696.

[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/696.

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/696-697.

[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/697.

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/698.

[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/698.

[24] En'âm 6/29; Mü'minûn23/37; reenkarnasyon için bk. Bakara 2/28

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/698.

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/699.

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/699-700.

[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/700.

[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/700-701.

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/701.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/701.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #73  
Eski 03-08-07, 19:23
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

44

Duhân Sûresi

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

64

Âyet sayısı :

59

Nüzulü


Mekke'de, Zuhruf dan sonra, Câsiye'den önce nazil olmuştur.[1]



Adı



Gâfir'den Ahkaf a kadar yedi sûre Hâ-mîm harfleri ile başlamaktadır. Bu yedi sureye ülkemizde "Hâmîmler" denir, ancak her birinin, bazen "Hâ-mîm" ile birlikte de söylenen özel adlan vardır. Nitekim bu sûrenin adı "duman" mânasındakİ Duhân'dır. Duhân kelimesi 41 sıra numaralı Fussılet sûresinin 11. âyetinde de geçmiş, fakat buradaki yeri daha önemli olduğu için sûre bu isimle anılmıştır. [2]



Konusu

Aynı harflerle başlayan sûrelerin konulan arasında da önemli ölçüde bir ortaklığın bulunduğu dikkat çekmektedir. Hâ-mîm harfleriyle başlayan Duhân sûresi de bundan önceki Hâmîmler gibi, ana konu olarak Kur'an'ın gerçek Allah kelamı olduğuna ve insanlar için önemine dikkat çekmektedir. Bu münasebetle şu konulara da yer verilmiştir:

1. Kur'an'ın nazil olduğu gecenin önemi ve değeri.

2. Kur'an'ı gönderen Allah'ın birliği ve büyüklüğü.

3. Firavun ve kavmi ile Tübba' gibi geçmiş kavimlerin peygamberlere karşıtakındıkları tavır ve peygamberlerin tevhid mücadelesi.

4. Peygamberlere inanmayanları dünyada ve âhirette bekleyen akıbet, kıyamet, yeniden dirilme, cennet ve cehennem. [3]



Meali



Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2. Aydınlatan kitaba yemin olsun! 3. Biz onu mübarek bir gecede indirdik; biz daima uyarmaktayız. 4-7. O gecede bizim katımızdan bir emirle hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler ayrılır. Rabbinden, eğer gerçekten biliyorsanız göklerin, yerin ve bunlar arasında olan her şeyin rabbinden bir rahmet olarak biz devamlı göndermekteyiz. O her şeyi işitmekte ve bilmektedir. 8.0'ndan başka tanrı yoktur, hayat verir ve öldürür. Sizin rabbinizdir, önceden gelip geçmiş ecdadınızın da rabbidir. 9. Gerçek bu iken onlar kararsızlık içinde oyalanıp duruyorlar. [4]



Tefsiri



1-3. Üzerine yemin edilen şey değerli, önemli ve bazen kutsaldır, Burada yemin eden Allah, üzerine yemin edilen de Kur'an'dır; maksat bu kitabın ne kadar önemli ve değerli olduğunu bildirmektir.

Mübarek, "uğurlu, hayırlı, bereketli, değerli" demektir. Allah'ın, yarattığı mekanlar ve zamanlardan bir kısmına, bazı önemli işlerin ve ibadetlerin yapılacağı yer ve zaman olma özelliği vermesi, o yerde ve zamanda bulunan, üzerine düşeni yapan kullarına bu yüzden sevaplar, ödüller verip çeşitli lütuflarda bulunması normaldir, bunlarda yadırganacak bir taraf yoktur. Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler, ramazan günleri ve geceleri, arefe günü, Mekke'deki Mescid-i Haram, Medine'deki Mescid-i Nebî, Kudüs'deki Mescid-i Aksa, Kabe'nin üzerinde bulunduğu toprak parçası bu zaman ve mekanların başlıca örnekleridir. Diğer kutsal kitapların da içinde indiğine dair rivayetler bulunan[5] ramazan ayında[6] bazı rivayetlere göre bu ayın son on günü içinde [7] Kur'an nazil olmaya başlamıştır. "Onu indirdik" sözünden "tamamını indirdik" mânası anlaşılabileceği gibi "indirmeye başladık" mânası da çıkar. Kur'an'ın yaklaşık 23 yıl içinde parça parça geldiği tarihi bir gerçek olduğuna göre ikinci mânayı tercih etmek gerekecektir. Kur'an'ın tamamının bir kadir gecesinde, Allah katından (levh-i mahfuzdan), Cebrail'in de içinde bulunduğu melekût âlemine indirildiği, sonra Hz. Peygamber'e 23 yılda parça parça gönderildiği şeklinde bir açıklama varsa da bunun, vahye dayalı sağlam bir dayanağı yoktur. Kur'an'in indirildiği, bütün hikmetli işlerin icra için görevlilere tebliğ edildiği gecenin, şaban ayı ortasına rastlayan ve sonraları Berat gecesi diye anılan gece olduğuna dair rivayetler de sağlam değildir. [8]



4-6. Bu âyetlerde "bütün İşler"in o gecede ayrıldığından söz edilmiş olmakla beraber özellikle Kur'an'ın o gecede ayrıldığı açıklanmaktadır; yani "o gece bütün hikmetli işlerin ayrıldığı bir gecedir; Kur'an da İşte o gecede ayrılmıştır" denilmektedir. "Ayrılma" kelimesinin öncesinde ve sonrasında "indirme" ve "gönderme" zîkredildiğine göre, kelimenin buradaki mânası da açıklanmış olmaktadır. Allah'ın emriyle veya bir başka yoruma göre Allah'ın emri (işi) olarak ayrılan gönderilen indirilen şey Kur'an'dır. Ayırmaktan maksat indirmek, Cebrail ve Peygamber aracılığı ile İnsanlara göndermektir. "İndirme ve gönderme" yanında "ayırma ve ayrılma" kelimesinin de kullanılması, ister Kur'an olsun, ister hükmü verilmiş, zamanı gelmiş diğer hikmetli işler olsun hepsinin, bir bütün içinden ayrılarak kuvveden fiile, kaderden kazaya, takdirden tekvine, bilgi ve tasandan gerçekleştirme ve yaratmaya geçirildiğini anlatma amacına yöneliktir. Nitekim İsrâ sûresinde (17/106) Kur'an'ın bütününden ayrılan parçaların yeri ve zamanı geldikçe Hz. Peygamber'e gönderilmesi aynı kelime ile "ayırdık" denilerek ifade edilmiştir.

Yukarıda meali verilen ve açıklanan altı âyette Kur'an'la ilgili olarak şu önemli nitelik ve özellikler, âdeta altları çizilerek açıklanmıştır: 1. Kur'an, Allah'ın üzerine yemin edeceği kadar önemli bir kitaptır; 2. Onu Allah göndermiştir; 3. Şerefi ve Önemine layık bir mübarek gecede göndermeye başlamıştır; 4. Allah insanlık tarihi boyunca peygamberler ve kitaplar göndererek kullarına doğru yolu göstermiş, onları uyarmıştır. Kur'an da bu seriden bir rehber, bir ir şad ve uyarı kitabıdır; 5. Bütün bu nitelikleriyle o Allah'ın bir rahmetidir; kullarına olan sevgi ve merhametinin bir eseridir. [9]



7-9. Müşrikler, putlara aracı olarak tapınmakla beraber hepsinin üstünde sonsuz kudret sahibi bir Allah'ın varlığına da inanıyorlardı. Bu âyetlerde onlara, kafalarını çalıştırarak gerçeğin bilgisine ulaşmaları, Allah'tan başka bir rabbin, ibadet edilecek bir tanrının bulunmadığına inanmaları telkin edilmektedir. [10]



Meali



10-11, Göğün bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle. Bu acı veren bir azaptır. 12. "Rabbimiz, üzerimizden azabı kaldır, bizler artık inanmaktayız" (diyecekler). 13-14. Kendilerine apaçık bir elçi geldiği, sonra ondan yüz çevirerek "Bu, kendisine bazı şeyler öğretilmiş biri, bir deli!" dedikleri halde onlar mı bundan ibret alıp akıllarını başlarına toplayacaklar! 15. Biz azabı biraz hafifleteceğiz, kuşkusuz siz de hemen eski halinize döneceksiniz. 16. Amansız bir şekilde yakaladığımız gün yaptıklarının cezasını hakkıyla vereceğiz.[11]



Tefsiri



10-16. Allah Teâlâ peygamberlerini mucizelerle desteklemekte, böylece hem onların yüklerini hafifletmekte hem de insanların iman etmelerini kolaylaştırmaktadır. Bu mucizeler bazen ihtiyaçların karşılanması, bazen de âsilerin, zalimlerin, inkarcılıkta direnenlerin cezalandırılması şeklinde olmaktadır.

Duhân (duman) mucizesi, olup bitmiş bir olay mıdır yoksa kıyamet yaklaştığında gerçekleşecek bir alâmet midir? Bu somya iki farklı cevap verilmiştir. "Henüz olmadı" diyenlere göre duman olayı, kıyamet yaklaştığında vuku bulacak, bu uyarıya rağmen insanlar inkârdan vazgeçmeyecekler, arkasından kıyamet kopacak ve herkes ettiğini bulacaktır. "Duman olayı Hz. Peygamber hayatta iken gerçekleşti" diyenlere göre ise "duman"dan maksat, açlık yüzünden meydana gelen görme bozukluğudur, "amansız bir şekilde yakaladığımız" diye tercüme ettiğimiz "batsa" ise Bedir savaşıdır. Buhârî, kitabının tefsir bölümünde bu yorumu, sahabe rivayetlerine dayanarak şöyle açmaktadır: Hz. Peygamber, müşrikler çağrısına karşı direnince Allah'a yalvararak, Hz. Yûsuf'un kavmine yaptığı gibi bunlara da bir kıtlık vermesini istedi. Duası kabul edildi, kıtlık geldi, yiyecek içecek bir şey kalmadı. İnsanlar derilere ve kemiklere varıncaya kadar ne buldularsa yediler. Açlıktan öylesine zayıfladılar ki sonunda görme bozukluğuna yakalandılar, baktıklarında kendilerini kuşatmış bir duman görüyorlardı. Hz. Peygamber'e başvurarak bu azabın kaldırılması için dua etmesini, artık inandıklarını söylediler. O İse "Azap kalkınca yine eski halinize dönersiniz" buyurdu. Nitekim duası üzerine azap kaldırıldı, onlar da derhal eski inkarcılıklarına döndüler. Allah bu dönekliğin, inkâr ve zulümde ısrar etmenin cezasını Bedir savaşında verdi. Kur'an'da geçen şu beş olay bu dünyada gerçekleşmiştir: Lizâm cezası[12] Rûm'un yenilmesi [13] ayın yarılması[14] bu sûrede geçen duhân ve batsa.[15]



Meâli



17-21. Onlardan önce Firavun'tın kavmini de imtihan ettik ve onlara, şunu söyleyen değerli bir elçi geldi: "Allah'ın kulları! Bana istediğimi verin, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'a başkaldırmayın. Kuşkusuz size, söylediklerimi kanıtlayacak açık bir delil sunacağım. Beni taşa tutmanıza karşı Allah'a sığınırım. Eğer bana inanmazsanız bari yolumdan çekilin. 22. Sonuç alamayınca rabbine, "Bunlar günaha batmış bir topluluk!" diye arzıhal etti. 23-24. Rabbi şöyle buyurdu: "Kullarımı gece harekete geçir; kuşkusuz peşinize düşülecektir. Denizde açılan yolu olduğu gibi bırak, onlar boğulmaya mahkûm bir ordudur. 25-27. Geride nice bahçeler, su kaynaklan, ekili ürünler ve iyi bir konum, vaktiyle içinde yüzdükleri refah bıraktılar! 28. İşte böyle oldu. Biz de bunları başka bir topluluğa miras olarak verdik. 29. Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Kendilerine aman da verilmedi. 30-31. Gerçekten İsrâiloğulları'nı aşağılayıcı bir azaptan, Firavun'un işkencesinden kurtarmış olduk. O haddi aşan, ululuk taslayan birisiydi. 32-33. Bunları, bilerek çağdaşları olan topluluklara tercih ettik ve onlara, kendileri için apaçık imtihan içeren mucizeler verdik. [16]



Tefsiri



17-33. Hz. Peygamber ve müminlerin karşısında Arap müşrikler olduğu gibi burada zikredilen tarihî örnekte de Hz. Mûsâ ve ona İman eden İsrâiloğullan karşısında Firavun ve adanılan vardı. Firavun ve adamları inkârda direnip yapılacak başka bir şey de kalmayınca Allah, İsrâiloğullan'na vaad ettiği mucizelerden birini lütfetti, Hz. Musa'ya, inananları alıp gece yolculuğa çıkmasını emretti. Kenan diyarına gitmek için Kızıldeniz'i geçmek gerekiyordu. Allah onlara denizden bir yol açtı, selametle geçtiler, arkadan gelen Firavun ve askerleri ise denizde açılan o yolun yeniden su ile dolması sebebiyle boğuldular. Mısır'da büyük bir refah, sayısız nimetler içinde yaşıyorlardı, batıl bir dâva uğruna bütün bu nimetleri, daha da önemlisi canlarını kaybettiler. [17] Dün köle olarak kullandıkları ve durmadan aşağılayıp işkence ettikleri İsrâiloğullan bu nimetlerin vârisi oldu. Tabii bu lütuflar da şartlı idi, İsrâiloğullan Hz. Musa'ya iman ettikleri için bu nimetler, aynı çağda ve çevrede yaşayan başka topluluklara değil, kendilerine verilmişti; şart ise Allah'a itaat etmek, peygamberin yolundan gitmekti.

29. âyette geçen "Ne gök ağladı ne de yer" ifadesi mecazîdir; kendilerini bir şey zanneden, başkalarını aşağılayan, kendilerinin içinde bulunmadığı bir dünya tasavvur edemeyen Firavun ve yandaşlarının hiç de önemli kimseler olmadığı anlatılmaktadır. [18]



Meali



34-36. Onlar, kesin bir dil ile şunu söylüyorlar: "Bu iş bizim ilk (ve son olarak) ölüp gitmemizden ibarettir, biz artık yeniden diriltilecek değiliz. Siz doğru söylüyorsanız (ölmüş) babalarımızı geri getirin!" 37. Bunlar mı güçlü, Tübba'ın kavmi ve ondan öncekiler mi? Onların tamamını helak ettik; çünkü onlar günaha gömülmüşlerdi. 38-39. Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri oynayıp eğlenmek için yaratmadık. Bunları hakikat ve hikmet çerçevesinde yarattık, fakat çoğu bunu bilmez. 40. Yargı günü hepsinin belirlenmiş günüdür. 41-42. O gün hiçbir dostun dostuna bir faydası dokunmaz, onlar başka yerden de bir yardım görmezler, ancak Allah'ın rahmetine mazhar olanlar müstesna. Allah izzet ve rahmet sahibidir. 43-46. Zakkum ağacı günahkârın yiyeceğidir. O, karınlarda, fokurdayan su misali kaynayan bir tortu gibidir. 47-50. (Görevlilere şöyle denir "O günahkârı yakalayıp cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başının üstünden kaynar su dökme cezasını uygulayın!" Ve kendisine, "Tat bakalım; zira sen güçlü ve değerlisin! Bütün bunlar sizin şüphe ile karşıladığınız şeylerdir!" deyin. 51-53. Allah'a itaatsizlikten sakınanlara gelince, kuşkusuz bunlar, güvenli bir yerdedirler; dostlarla karşı karşıya ipekli ve sırmalı elbiseler giymiş olarak cennetlerde ve su kaynaklarının başındadırlar. 54. Ayrıca onları beyaz tenli, ceylan gözlü eşlerle birleştireceğiz. 55. Orada güven içinde her meyveden isteyebilecekler. 56-57. İlk ölümlerinden başka bir ölüm tatmayacaklar. Rabbin, onları bir lütuf olarak cehennem azabından da koruyacak. İşte büyük kazanç budur! 58. Anlayıp düşünsünler diye Kur'an'ı senin dilinde kolaylaştırdık. 59, Kuşkusuz onlar bekliyorlar, sen de bekle! [19]



Tefsiri



34-39. Kur'an burada, tarihe bir atıf yaptıktan sonra Hz. Peygamber'in inkarcı muhataplarına yöneliyor, dünya hayatını kötü etkileme bakımından en önemli inkâr konusu olan "öldükten sonra yeniden dirilme" İnancını ele alıyor, bu inancın ispatı için iki önemli delil kullanıyor: 1. Yine tarihten, kendilerine Tübba' denilen Yemen'in güçlü hükümdarlarından ve bunlara tâbi olan halktan söz ederek onca güçlerine, şevket ve şanlarına rağmen nasıl bunlar helak olup gittilerse Arap müştiklerinin de Öyle helak olacakları, bu dünyada ebedî kalamayacakları; 2, Yere, göklere ve bunların arasında içinde bulunanlara bakıldığında bunların bir yaratıcısının bulunmasının zaruri olduğu sonucuna varılacağı, bu yaratıcının hayatı, yalnızca geçici dünya hayatından ibaret kılmış olmasının anlamsız olacağı, bu takdirde birçok olay ve olgunun yerine oturmayacağı, düşüldüğünde birçok şeyin bambaşka bir âleme ve hayata bırakılmış olduğunun anlaşılacağı. [20]



40-57. Dünyanın fâni, insanların ölümlü oldukları açıklanınca yeniden dirilişi takip edecek zaman içinde nelerin olacağı, insanların dünyada yapıp ettiklerine göre ebedî hayatta nelerle karşılaşacakları, kötüleri bekleyen cehennemin nasıl bir yer olduğu, oraya girenlerin çekecekleri ceza, iyiler İçin hazırlanmış olan cennetin tasviri, buraya girme bahtiyarlığına erecek olanların nail olacakları çeşitli nimetler; insanların dünyadaki idrakleri, hayalleri, arzulan ve korkularından yola çıkılarak, bu kavramlar kullanılarak anlatılmaktadır.

"Yargı günü"nden maksat kıyameti takip edecek olan sorgulama ve yargılamanın yapılacağı zamandır. Bu muhakeme sonunda iyiler ve kötüler, suçlular ve masumlar, zalimler ve mazlumlar, cennetlikler ve cehennemlikler birbirinden ayrılacak, herkes dünyada yaptıklarının karşılığını elde edecektir.

43. âyetteki "zakkum ağacı" cehennemde bulunan ve azap için kullanılan bir ağaçtır. [21]

49. âyette geçen "Sen güçlü ve değerlisin" sözü, dünyada güçlerine güvenen, kendilerini değerli ve önemli bilen, böyle kabul ettiren, bu sayede kendilerine kimsenin dokunamayacağım zanneden kimselerin âhiretteki acizlik ve çaresizliklerini, alaycı bir üslûpla dile getirmektedir.

56. âyette "İlk ölümlerinden başka bir ölüm tatmayacaklar" buyuruluyor. Mü'nün (Gâfır) sûresinde (40/11) İse iki kere öldürme ve iki kere diriltme olacağı ifade edilmişti. "İlk ölümleri" ifadesinden, her ikisi de gelip geçtiği ve "önce-ki" niteliğini aldığı için "dünyada ve berzahta vuku bulan iki ölüm" kastedilmiş olabilir. Bu ihtimali de geçerli görmekle beraber bize daha güçlü gelen ihtimal, dünya hayatının sonundaki ölümün kastedilmiş olmasıdır. Çünkü burada dünya ile âhiret, geçici ile ebedî, sonunda ölüm bulunan hayat ile bulunmayan hayat karşılaştırılmaktadır. Hangi ihtimal geçerli olursa olsun insanların defalarca ölüp dirileceklerini değil, dünya hayatı sonunda bir kere öleceklerini ifade eden âyet, reen-karnasyon inancını da reddetmiş olmaktadır. [22]



58-59. Sûre Kur'an'm önemine dikkat çekerek başlamış, yeri geldikçe onun müstesna niteliklerine temas etmişti. Son âyetlerinde yine aynı temayı işlemekte, İnsanların anlamak ve üzerinde düşünmek için Kur'an'a yönelmelerini tavsiye etmektedir. Onu anlamak kolaydır, Hz, Peygamber'in kavmiyle konuşup anlaştığı dilde vahyedilmiştir, İçinde hedef kitlenin anlamakta güçlük çekecekleri çetrefil ifade ve kavramlar yoktur.

Kur'an tebliğ edildikten sonra ona inananlar da inanmayanlar da bekleyecekler, bildirdiği şeylerin dünyada ve âhirette bir bir gerçekleştiğini göreceklerdir. [23]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/679.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/679.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/679.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/680.

[5] Kurtubî, XVI, 124

[6] bk. Bakara 2/185; Kadir 97/1

[7] Kurtubî, XVI, 124

[8] Kurtubî, XVI, 125

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/680-681.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/681.

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/681.

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/682.

[12] Tâhâ 20/129; Furkan 25/77

[13] Rûm 30/2

[14] Kamer 54/1

[15] Buharı, "Tefsir", 44/1-5

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/682-683.

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/683.

[17] Denizin yarılması, geçiş için yol açılması ile ilgili olarak bk. Bakara 2/50

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/684.

[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/685

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/685-686.

[21] Bk. Sâffât 37/62

[22] bk. Bakara 2/28

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/686.

[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/686-687.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #74  
Eski 03-08-07, 19:25
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

43

Zuhruf Sûresi

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

63

Âyet sayısı :

89

Nüzulü


Sûre Mekke'de, geliş sırası bakımından Şûrâ'dan sonra, Duhân'dan önce vah-yedilmiştir. 45. âyetin Hz. Peygamber'in miracında Kudüs'te Mcscid-i Aksâ'da nazil olduğuna dair bir rivayet varsa da bu, sûrenin Mekkî niteliğini değiştirmez; çünkü tefsirciler hicretten önce nazil olan bütün sûrelere Mekkî demektedirler.[1]



Adı



Sözlükte "süs" mânasına gelen, süslenmede vazgeçilmez bir araç olduğu için altın mânasında da kullanılan zuhruf kelimesi (35, âyet) Kur'an'da, bu sûreden başka yerlerde de geçmektedir.[2] Bu süreye isim olmasının sebebi, sûrenin amaç ve konularından biri olan "dünya ve âhi-ret güzelliklerinin karşılaştırılması, ebedî güzelliğin tercih edilmesine yönlendirme" bağlamında kullanılmış olmasıdır[3]



Konusu



Asıl konu Kur'ân-t Kerîm'in mucize olma niteliğinden yola çıkarak Hz. Peygamber'in gerçek peygamber, tebliğ ettiği dinin de hak din olduğunu kanıtlamaktır. Bu ana konu çevresinde münasebet düştükçe şirkin çelişkilerle dolu bir inanç biçimi olduğuna, daha önce gelip geçmiş milletlerin hak din karşısındaki tavırlarına göre aldıkları sonuca, dünya ve âhiret nimetlerinin mukayesesine, ebedî olanın geçici olana tercih edilmesi gereğine işaret edilmiş, dikkat çekilmiştir. [4]



Meali



Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2. Aydınlatan kitaba yemin olsun ki, 3. Onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça okunan söz kıldık. 4. Kuşkusuz o, katımızdaki ana kitaptadır; çok yücedir, hikmetle doludur. 5. Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim? [5]



Tefsiri



1. "Ayrılmış, tek başına harfler" mânasındaki "hurûf-ı mukattaa" hakkında, ikinci sûrenin başında gerekli bilgi verilmiştir. Burada alfabeden iki harfin zikredilerek sûreye giriş yapılmasının şöyle bir özel hikmetinden söz edilebilir: Kur'an Arapça'dır, sizin konuştuğunuz Arapça nasıl hâ, mîm gibi harflerden oluşuyorsa bu da o harflerden oluşturulmuştur. Onu anlamanız ve üzerinde düşünerek, aynı harflerden benzerini yapmayı deneyerek eşsizliğini kabul etmeniz için hiçbir engel yoktur. [6]



2-3. Kuran'la İlgili gerçekleri bildirmek üzere söze başlanırken yine Kur'an'a yemin edilmesi, onun eşsizliğini, önemini ve ilâhî kaynaklı olduğunu anlamak İçin kendisinden başka bir şahide ve delile ihtiyaç bulunmadığına işaret etmektedir.

Kur'an yazıldığı için bir kitaptır; fakat onun okunması, yazılmasına bağlı değildir. Kur'an nazil olduğu günden beri yalnızca yazı bilenler tarafından değil, okuyup yazma bilmeyenler tarafından da ezberlenmiş ve okunmuştur; o yazılsın yazılmasın daima "okunan" bir kitaptır. [7]



4. Kur'an levh-i mahfuz denilen "korunmuş bir kaynak"tan gelmiştir; o yücedir ve hikmetlerle doludur. Levh-i mahfuz terkibine "Allah'ın ilmi" mânâsım verenler de olmuştur. Buna göre mâna şöyle olur: Kur'an Allah'ın yüce ve hikmetlerle dolu ilminden gelmiştir, onun vahiy yoluyla bir yansımasıdır. [8]



5. İnsanlar her zaman ellerinde bulunanın kıymetini bilmeyebilirler; bu yüzden değerli şeyleri saçıp savururlar, onlardan gerektiği gibi İstifade edemezler. Kur'an da çok değerli bir nimettir; İnsanlar onun kıymetini bilmeseler, ondan uzak dursalar bile Peygamber'in ve ümmetin vazifeleri onunla insanları uyarmaktır; Kur'an'ın değerini, vazgeçilemezliğini onlara anlatmaktır. [9]



Meali



6. Sizden önce gelip geçenlere de nice peygamberler gönderdik. 7. Kendilerine gönderilen her peygamber ile alay edip durdular. 8. Bunlardan daha zorba olanları da silip süpürdük. Gelip geçenlerin örnek hikayeleri (Kur'an'da) daha önce de anlatılmıştır. [10]



Tefsiri



6-8. Bundan sonraki âyetlerde putperestliğin anlamsızlığı ve çelişkileri, bir Allah'tan başka tanrı olmadığı, Peygamber'in söylediklerinin doğru olduğu konulan, müşriklerle tartışma üslubu içinde verilecektir. Hz. Peygamber onlarla tartışırken üzülmesin, kendine kusur bulmasın ve gönül rahatlığı içinde tebliğ görevini yerine getirsin diye geçmiş ümmetler ile peygamberleri arasındaki benzer ilişkiler hatırlatılmaktadır.

"Gelip geçenlerin örnek hikâyeleri (Kur'an'da) daha önce de anlatılmıştır" diye tercüme ettiğimiz kısmı, "Öncekilerden nice benzerleri tarihe karışmıştır" şeklinde çevirmek de mümkündür. [11]



Meâli



9. Kendilerine "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan tereddüt etmeden "Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı" diyeceklerdir, 10. Yeri sizin için döşek kılan, gideceğiniz yere şaşmadan varasınız diye orada size yollar yaratan O'dur. 11. Gökten Ölçülü olarak su indiren de O'dur. Bnnunla ölü bir beldeye yeniden hayat veririz. İşte siz de böyle diriltilip çıkarılacaksınız. 12. Bütün çiftleri yaratan, bineceğiniz gemileri ve hayvanları var eden de O'dur. 13-14. Var etti ki, sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde rabbini-zin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: "Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz rabbimize geri döneceğiz." 15. Kullarını O'nun bir parçası kıldılar. İnsan apaçık bir nankör'. 16. Yoksa O, yarattıkları arasından kızları kendine ayırdı da oğlan çocukları için sizi mi tercih etti! 17. Onlardan birine, Rahman'a layık gördüğünün (kız çocuğunun) müjdesi verilince öfkeye kapılarak yüzü mosmor olur. 18. "Mücadelede başarısız olarak ömrünü süslenmekle geçirecek olan kız çocuğu mu!" diye öfkeyle sorar. 19. Rahmân'ın kullan olan melekleri dişi bildiler. Yoksa yaratılışlarına tanık mı oldular! Tanıklıkları kaydedilecek ve bundan sorguya çekileceklerdir. 20. "Rahman dfleseydi biz onlara ibadet etmezdik" dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar. 21. Yoksa bundan (Kur'an'dan) önce kendilerine bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar? 22. Hayır hayır! Onların dedikleri şundan ibarettir: "Biz babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, elbette biz onların izlerinden giderek doğru yolu buluruz." [12]



Tefsiri



9. Hz. Peygamber'in muhatabı olan müşrik. Araplar taptıkları puttan, bütün nitelikleri bakımından Allah'a eş ve eşit tutmuyorlardı; meselâ yaratma fiilinin Allah'a mahsus olduğunu, bu kâinatı ancak büyük bir güce ve bilgiye sahip bir varlığın yaratabileceğini biliyor ve itiraf ediyorlardı. Onlara göre putların işi iyiliği elde etmek, kötülüklerden korunmak için kendileri ile Allah arasında aracı olmak ve onları Allah'a yaklaştırmaktı; putlara bunun için tapmıyorlardı. [13]



10. Bu âyetten itibaren müşriklerin düşüncelerindeki çelişkilere, inançlann- dakİ temelsizliğe dikkat çekilmekte ve dolayh olarak kendileri tevhide davet edilmektedir.

Yerin döşek kılınmasından maksat üzerinde yürümeye, çalışmaya ve istirahat etmeye; yani yaşamaya uygun bir şekilde olmasıdır. Yollann yaratılmasına iki

mana verilmiştir: a) Dünyanın bir yerinden diğer yerine ulaşmayı mümkün kılacak vadilerin, düzlüklerin, geçitlerin yani üzerinde yürümeye ve yol açmaya müsait arazinin yaratılması. Bu yorum, "yollar" diye çevirdiğimiz "sübül" kelimesinin birinci mânasını esas almaktadır, b) Kelimenin ikinci (vesîle, çare) mânasına göre yaratılan yollardan maksat, insanların çeşitli İhtiyaçlarını giderecek imkânların yaratılmasıdır. [14]



13. Hayvanlardan binme, yük taşıma, bekçilik, tarla ve harman sürme gibi işlerde yararlanabilmek için onların ehlileşme kabiliyetlerinin olması şarttır. Eğer yüce yaratıcı hayvanlara bu kabiliyeti vermeseydi zikredilen hizmetlerinden istifade etmek mümkün olmazdı.. [15]



15-18. Müşrik Araplar kız çocuklarını istemedikleri, onları doğru dürüst insan saymadıkları, savaşa dayanıklı olmadıkları ve ömürlerini güzel görünmek için süslenmekle geçirdikleri gerekçesiyle onları hor gördükleri halde hem meleklerin hem de Allah'a ortak kıldıkları putların dişi olduklarına inanır, ayrıca bu dişi putları Allah'ın kızları olarak kabul ederlerdi. Çocuk ana babanın vücudundan bir parça gibidir; yapı olarak onların özelliklerine sahiptir. Eğer putlar Allah'ın kızları ise ya bunların eksik ve değersiz olmamaları gerekirdi, yahut da -eksik, değersiz iseler- Allah'ın çocuğu (parçası) olamazlardı. Burada işte bu çelişkiye dikkat çekilmektedir. [16]



19. "Rahman'm kullan" tamlamasındaki kullan kelimesinin metindeki karşılığı, kul mânasındaki "abd"in çoğulu olan "ibâd"dır. Kelime, "yanında, katında" mânasındaki "inde" şeklinde de okunmuştur. Buna göre meleklerin Tanrı katında olmaları onların şeref, mevki ve Allah'a olan yakınlıklarını ifade etmektedir.

"Yaratılışlarına tanık mı oldular" cümlesi bilgi teorisi bakımından oldukça önemlidir. Kur'an'ın bilgi anlayışına göre madde âlemine ait varlıkların bilgisi tanıklık (gözlem ve deney) ile elde edilir. Melekler ise madde âlemine dahil olmayan varlıklardır, insanlar onlar hakkında gözleme dayalı bilgi sahibi olamazlar. Bilmek İçin geriye kalan yol vahiydir; ya ona inanılacaktır yahut da karanlıkta taş atarcasına isabetsiz sözler söylenmiş, aslı olmayan şeylere inanılmış olacaktır. [17]



20-22. Akıl ve duyu organları yoluyla bilinmesi mümkün olmayan bir varlık alanı da Allah'ın zâtı ve sıfatlarıdır. Allah'ın dilemesinin (meşîetinin) nasıl işlediğini ancak Allah bilir ve bildirir. O'ndan alınan bir bilgiye (vahye, kitaba) dayanmadan "O isteseydi biz putlara tapmazdık, şöyle veya böyle yapardık" demek, bilmeden konuşmaya örnek olmanın ötesinde bir anlam taşımaz.

22. âyetin ortaya koyduğu gerçek evrenseldir; tarihte ve günümüzde inanç ve kanaatlerin büyük bir kısmı taklide dayanır. Burada taklınen maksat, kanıt aramadan, aklını işletmeden, şüphe ve test etmeden bir otoritenin söylediklerini kabul etmek ve ona İnanmaktır. Müşrik Araplar da Mlah, din, putlar ve melekler gibi konulardaki bilgilerim vahiy, aku, gazlan gibi muteber bilgi kaynaklarına değil, taklide dayandırıyorlardı. [18]



Meali



23. Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun refah içinde yüzen kesimi şöyle demiş olmasınlar: "Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz." 24. Peygamber, "Sîze, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi?" diye sordu. Onlar da "Biz sizin getirdiğiniz mesajı inkâr ediyoruz" cevabını verdiler. 25. Onlara hak ettikleri cezayı verdik; gerçeği yalan sayanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak! 26-27. Bir zaman İbrahim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: "Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, ancak beni yaratan başkadır (O'na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir." 28. Bunu, peşinden gelecekler arasında devam edecek bir söz olarak dile getirdi. Umulur İd buna dönerler. [19]



Tefsiri



23-28. Peygamberi inkâr etmek, onun tebliğini engellemeye çalışmak yalnızca son Peygamber'İn maruz kaldığı bir tepki değildir; hak dinden uzaklaşmış, şirki bir kültür mirası olarak içselleştirmiş bütün topluluklar peygamberlerine karşı bu tepkiyi göstermişlerdir. Bunun tipik bir örneği de Peygamberimizin hem soyundan geldiği hem de onun nesilden nesile miras bıraktığı tevhit bayrağının en kâmil mânada taşıyıcısı olduğu Hz. İbrahim ve kavmidir.

28. âyeti, Allah'ı özne yaparak "Allah tevhid ilkesini İbrahim'in soyundan gelenler içinde devam ettirdi" şeklinde anlayanlar da olmuştur. Hz. İbrahim'in nesline vasiyetinden söz eden âyet bizim mealdeki tercihimizi teyit etmektedir. [20]



Meali



29. Bunları ve atalarını ise gerçeğin bilgisi (Kur'an) ve aydınlatıcı elçi gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırıp yaşattım. 30. Gerçeğin bilgisi gelince, "Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz" dediler. 31. "Bu Kur'an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!" diye de eklediler. 32. Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş! Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. [21]



Tefsiri



29-32. Hz. İbrahim ve ümmeti örnek gösterilerek peygamberlerin yürüttüğü tevhit mücadelesi hatırlatılmıştı. Tarih boyunca bu mücadele karşısında İki tavır oluştu: İman ve inkâr. Allah dünyada murat buyurduğu imtihanı gerçekleştirmek için her iki tavır erbabına da dünya nimetlerini lütfetti, onlara yaşama imkânı verdi, nesiller birbirini takip etti ve nihayet sıra Hz. Muhammed ve ümmetine geldi. O, ilâhî mesajı kavmine tebliğ edince inanmayanlar, kendi değerler kültürüne uygun bir tepki gösterdiler. Onlara göre değerli olan soy sop, zenginlik, iktidar, sosyal itibar gibi maddî, dünya ile ilgili ve tabii olarak geçici şeylerdi; insanları ancak bu değerler büyük kılardı. Peygamberlik değerli bir şey idiyse Muhammed'e değil, kendilerine göre Mekke ve TâiFin büyüklerinden birine gelmeliydi. Bu mantığa Kur'an'in verdiği cevap aynı zamanda İslâm'ın hedeflediği sosyal ve ahlâkî değişimin nirengi noktalarına ışık tutmaktadır: Allah maddî, dünyada geçerli olan ve orada kalan nimeti, imtihan gereği herkese verir; peygamberlik gibi, Allah nezdinde değerli ve bu yüzden rahmet olan manevî nimetini ise herkese değil, üstün meziyetleri sebebiyle seçtiğine verir ve bu rahmet (nimet) onların değer verdiği asaletten, servetten, iktidardan çok daha iyidir, hayırlıdır, insanlar için kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. [22]



Meali



33-35. Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahman 'ı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler, evleri için kapılar, üzerlerinde yaslanıp istirahat edecekleri koltuklar yapar, altınla da süslerdik. Ama bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, âhiret ise rabbinin katında takva sahiplerine mahsustur. 36. Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. 37. Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar. 38. Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- "Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!" der; ne kötü bir arkadaş! 39. Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır. 40. Sen sağıra duyurmak veya köre yahut apaçık sapkınlık içinde bulunan kimseye yol göstermek mi istiyorsun! 41-42. Ya seni alıp götüreceğiz, onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz yahut kendilerine yapacağımızı söylediğimiz şeyi sana göstereceğiz; onlara hangisini yapmak istesek yapabiliriz! 43. Artık sana vahyolunan kitaba sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru yolun üzerindesin. 44.0 kitap sana ve kavmine bir hatırlatmadır; yakında sorgulanacaksınız. [23]



Tefsiri



33-35. Allah Teâlâ insanlar için yaratıp düzenlediği dünya hayatında kabiliyet, servet, düşünce ve inanç bakımından hepsi birbirine benzeyen, aynı özellikleri taşıyan insanların olmasını değil, toplu hayatı oluşturmak ve devam ettirmek, hür irade ile seçim yapmaya imkân vermek ve böylece imtihan maksadını gerçekleştirmek için gerekli bulunan farklılığı murat buyurmuştur. O'nun katında geçici dünya nimetlerinin değeri yoktur, bunlara sahip olmak da Allah sevgisinin kanıtı değildir; pek çok hikmet çerçevesinde Allah sevdiklerini ve sevmediklerini zengin de kılar yoksul da; kimi zaman birilerini iktidara getirir, kimi zaman diğerlerini. O'nun sevdiklerine tahsis ettiği nimetler burada değil, ebedî âlemdedir. Müşrikler büyüklüğü, Allah'ın rahmetine mazhar olma şansını asalet ve servete bağlamakla yanılıyorlar. Eğer Allah'ın yukarıda özetlenen "dünya düzeni" muradı olmasaydı, inansın inanmasın bütün insanları servette ve refahta eşit kılardı; bu takdirde kâfirlere servet ve iktidar verirse bütün insanlar küfrü, müminlere servet ve iktidar verirse bütün insanlar imanı seçmeye yönelirlerdi. Halbuki Allah böyle dolaylı yoldan da olsa insan iradesine müdahale etmek istemiyor, onların serbest seçimleri ile farklı olmalarını istiyor. [24]



36-38. İnsanın iç dünyasında daima bir ikilik, çelişkili eğilim ve çekim vardır. Bunların iyi olan, yani Allah rızasına çeken kısmı, insan fıtratına yüklenmiş bulunan din duygusundan, ezelî sözleşmeden, ilâhî ruhtan ve melekten gelir. İnsan gördüğü eğitimin de yardımıyla iradesini kullanarak kendini bu çekime bıraktığı (İslâm'ın anlamı da budur), ResûTün mesajını rehber edindiği sürece nefsin ilâhî ruha dönük yönü gelişir, bunun rengi bütünü kaplar. Kötüye, aşağı varlık tabakalarına çeken güce teslim olduğu, ilâhî mesaja kulaklarını tıkadığı sürece de artık onun danışmanı kendine mahsus şeytandır. Şeytanın işi, meleğinkinin tersine insanı Allah'tan uzaklaştırmak, beşerî arzuların tutsağı haline getirmektir. Böyle bir ömür geçirip ölen insan rabbinin huzuruna çıkarıldığında yaptıklarının ve seçiminin ne kadar yanlış olduğunu anlayacak, fakat İş işten geçmiş olacaktır. [25]



39. Dünyada arkadaşların acılara ortak olmaları bazen acılan hafifletir. Ancak âhirette herkesin hak ettiği cezayı çekmesi murat edildiği için şeytan türünden arkadaşların aynı cezayı çekmesi, çekilen cezaya bu mânada ortak olmaları, çekenlerin acılarını azaltmayacak, onlara bir fayda vermeyecektir. [26]



40-44. Şartlanmışlık sebebiyle doğruyu dinleme, görme ve doğru düşünme kabiliyetlerini kaybetmiş kimselere laf anlatmak imkânsız gibidir. Bu gerçekten hareketle Hz. Peygamber'in ve onun tebliğ sünnetini yerine getiren ümmetin, "Neden bizi dinlemiyor ve anlamıyorlar?" veya "Bunca zulme ve sapkın inançlarda ısrara rağmen niçin bunlara hak ettikleri ceza verilmiyor?" sorularıyla bunalmama-lan, aksine sabretmeleri, işi Allah'a bırakmaları gerekmektedir. Allah, Hz. Peygamber'e müşriklerin akıbetini gösterse de (nitekim bir kısmını Medine döneminde göstermiştir) göstermese de gerekeni yapacak, herkese hak ettiğini verecektir; çünkü O'nıra kudreti karsısında duracak bir suç yoktur. [27]

Meali

45. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor bakalım, "Rah-mân'dan başka tapılacak ilâhlar belirlemiş miyiz?" 46. Musa'yı, mucizelerimizle destekleyerek Firavun ve çevresine gönderdik. (Onlara) "Ben âlemlerin rabbinin elçisiyim" dedi. 47. Onlara mucizelerimizi gösterince bunlara gülü-verdiler. 48. Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mucize bir diğerinden daha büyüktü. Belki yanlış yoldan dönerler diye kendilerini felâketlerle sarstık. 49. Bunun üzerine şöyle dediler: "Ey büyücü! Rabbinin seninle sözleşmesine uygun olarak bize dua et, artık biz doğru yola döneceğiz" 50. (Dua sebebiyle) onların başmdan felaketi uzaklaştıraıca bir de bakıyorsun sözlerinden dönüve-riyorlar. 51-53. Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: "Ey milletim! Mısır'ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? Ayrıca ben bu değersiz, neredeyse söylediğini anlatmaktan âciz adamdan daha iyi dep miyim? (O bir kral peygamber ise) kendisine altın bilezikler îndirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!" 54. Firavun bu konuşmalarla halkının aklını çeldi, hemen ona boyun eğdiler; onlar yoldan çıkmış bir topluluk idî. 55. Bizi öfkelendirince onlara hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini suya gömdük. 56. Onları, arkadan gelecek diğerlerinin geçmişi ve ibretlik örneği kıldık. [28]



Tefsiri



45-56. Hz. Peygamber'in daveti ve tevhid mücadelesi anlatılırken yeri geldikçe geçmiş tecrübelere temas edilmektedir. Buradaki örnek Hz. Mûsâ ile Mısır'ın tann kralı Firavun ve tebaası arasında geçen olaylar, tartışmalar ve alınan ibretlik sonuçlardır.

Bu âyetlerde iki nokta dikkat çekmektedir: 1. İnkarcıların bilinçlerinin derinliklerinde bir Allah inancı vardır, çeşitli telkinler ve dünyanın çekici menfaatleri bu temel duyguyu köreltmiş veya üstünü küllerle örtmüştür. Allah yine rahmetinin eseri olarak inkarcıları bazı felaketlerle uyarınca bu temel duygu ve inanç açığa çıkmakta, ona sığınılmakta, sıkıntı geçince yine inkâra dönülmektedir. 2. Tevhid inancı bütün peygamberlerin ortak tebliğleri ve inanç ilkeleridir. Kendilerine kitap gönderilmiş topluluklara sorulduğunda veya eski kitapların kalıntıları okunduğunda anlaşılmaktadır ki, Allah hiçbir zaman kendisi dışında bir varlığa kulluk edilmesine izin vermemiştir. Hz. Musa'nın mücadelesi de bunun bir kanıtıdır.

54. âyette "halkının aklını çeldi" şeklinde çevirdiğimiz cümle, yöneten ve yönetilen ilişkisi bakımından çok önemlidir. Kelimenin aslı, Türkçe'de de kullanılan "istihfaf kökündendİr. Bu kelime Arapça'da "acele ettirdi, aldattı, bilgisizliklerinden yararlandı, onları bilgisizlikleri ve güçsüzlükleri yüzünden hafife aldı, istediği gibi yönlendirdi" mânalarını ifade etmektedir. Totaliter yönetimlerde yöneticilerin istemediği şey, halkın bilgilenmesi, doğruyu öğrenmesi, örgütlenerek hakkını talep edecek kadar güçlenmesidir. Firavun da aynı yola başvurmuş, Hz. Mû-sâ'mn gerçeğe ve tevhide yönelik davetini sabote etmiş, halkın sağlıklı düşünmesini engellemiş, geleneklerden ve gözler önündeki alâyişten yararlanarak toplumu âdeta büyülemiş ve saltanatını devam ettirmenin yolunu bulmuştur. Ancak, şairin dediği gibi, "Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!" [29]



Meali



57. Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. 58. "Bizim tanrılarımız mı iyi yoksa o mu?" diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar. Onlar gerçekten inatçı bir muhalefet! 59. îsâ, kendisine lütuflarda bulunduğumuz ve İsrâiloğulları'rça ilâhî kudretin örneği kıldığımız bir kuldur ancak. 60. İsteseydik sizin yerinize, topraklarınızda nesilleri birbirini izleyecek melekler yaratırdık. 61. Biliniz ki o kıyamete ait bir bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyiniz ve bana tabi olunuz. Bu dosdoğru yoldur. 62. Şeytan sizi sakın doğru yoldan engellemesin, o sizin apaçık düşmanınızdır. 63-64. îsâ sağlam kanıtlarla geldiğinde şöyle dedi: "Size hikmeti getirdim ve anlaşmazlığa düştüğünüz bazı konuları açıklamaya geldim. Allah'a itaatsizlikten sakınınız ve bana uyunuz. Kuşkusuz Allah benim de rabbimdir, sizin de rabbinizdir. Şu halde O'na kulluk ediniz; işte bu dosdoğru yoldur". 65. Guruplar aralarında anlaşmazlığa düştüler. Haksızlığa sapanların, acılı bir günün azabından çekecekleri var! 66. Bütün yaptıkları, kendileri farkında bile olmadan kıyametin ansızın kopmasını beklemekten ibaret! [30]



Tefsiri



57-59. Sûrenin 45. âyetinde peygamberler tarihine atıf yapılarak hiçbir devirde Allah'ın, putlara tapılmasına izin vermediği ifade edilmişti. Yine Mekke'de nazil olan Meryem sûresinde[31] Hz. Meryem ve oğlu îsâ'dan bahsedilmişti. Çevrelerindeki hıristiyanlann inanç ve ibadetlerinden haberdar olan müşrikler, tevhİd inancına peygamberlerden şahit ve kanıt getirildiğini işitince, kendilerine göre iyi bir açık yakaladıklarını zannederek gürültü kopardılar; Kur'an'm açıklamalarına bakarak kendi yanlışlarım düzeltecek yerde, hıristiyanlann yanlışını alarak Kur'an'a karşı çıktılar; "Onlar îsâ'ya tapıyordu biz de putlarımıza tapıyoruz, hem bizimkiler ondan daha iyi" dediler.58. âyetteki "o mu" sorusunda geçen zamirin Hz. Peygamber'e ait olduğunu, müşriklerin mukayeseyi tanrıları ile Hz. îsâ arasında değil, Peygamberimiz arasında yaptıklarını söyleyen tefsirciler de vardır. Hangi yorum alınırsa alınsın tartışmada karşı tarafın delilleri çürük öncüllere dayanmakta, farklı şeyler birbirine benzetilmekte, sırf tartışmayı kazanabilmek için mantık hileleri yapılmaktadır. Hasılı laf anlamaz, inatçı müşriklerden oluşan bir muhalefet söz konusudur. [32]



60. Allah'ın İsteseydi insanların yerine yaratacak olduğu meleklerden maksat ya gerçek mânada meleklerdir yahut da melekleşmiş insanlardır. Birinci mânaya göre hedeflenen sonuç şudur: Yeryüzünde İnsanların yanında da melekler vardır, siz bunlara tapıyorsunuz. Halbuki Allah yeryüzünde insan yerine sırf melek yaratabilirdi ve bunlar da tanrı olmaz, İsâ gibi yine O'nun kullan olurlardı. İkinci mânaya göre de müşriklere şöyle bir cevap verilmiş olmaktadır: Allah dileseydi yeryüzünü hiç günah İşlemez insanlarla donatırdı. Fakat O, bunu değil, yeryüzünü iradeleriyle günah da sevap da işleyecek, iyi de kötü de yapacak, böylece bir imtihan geçirecek insanlara emanet etmeyi tercih etmiştir. [33]



61-62. "O, kıyamete ait bir bilgidir" cümlesi ile müşriklere kıyamet hatırlatılmakta, dünyada düzenlerini bozmamak için saplandıkları putperestliğin âhirette başlarına neler getireceğine dikkat çekilmektedir. "Kıyamete ait bilgi"nİn ne olduğu konusunda "Kur'an, âhir zaman Peygamberi, Hz. îsâ'mn tekrar dünyaya gelmesi" şeklinde farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı tefsirciler, bu âyetten biraz önce Hz. İsa'dan söz edildiği için "o" zamirinin Hz. îsâ'ya işaret ettiği yorumunu yapmışlardır. Halbuki îsâ'dan bahseden âyetler bittikten sonra başka bir konuya, 40-44. âyetlerde zikredilen "son Peygamber'e tabi olmanın gerekliliği" konusuna geçilmiştir. Zaten diğer peygamberlerin örnek olarak zikredilmesi de ana konu (son Peygamber'e inanma ve onu izleme konusu) ile ilgilidir. Aynca bu âyetler gelirken henüz Hz. îsâ gelmiş olmadığına göre âyetin müşrikler için bir şey ifade etmesi, "kıyamet bilgisi veya alâmeti "nin, görüp anlayabilecekleri bir şey olmasına bağlıdır; bu da îsâ değil, Kur'an'dır, kendisinin son peygamber olduğunu söyleyen hâtemü'l-enbiyâdır (s.a.). Müşriklere düşen görev, akıllarını başlarına devşirmeleri, şeytana değil, kıyametten önce gelen son Peygamber'e kulak vermeleri ve böylece doğru yolu bulmalarıdır. [34]



63-66. Hz. îsâ'nın getirdiği hikmet, beşer aklına yol gösterecek ve yalnızca akılla bilinemez konulan aydınlatacak, ihtilafa düştükleri alanlarda son sözü söyleyecek olan vahiydir. Vahiy bu fonksiyonu yerine getirmiş fakat gerek yahudiler ve gerekse daha sonra hıristiyanlar yine de ihtilafa düşmüşler, çeşitli mezheplere ayrılmışlardır. Bunun sebebi zulümdür. Burada zulmün anlamı, şeytana uyarak ve geçici dünya menfaatlerine öncelik vererek vahyin kıymetini bilmemek, peygambere kulak asmamak, bu büyük rahmet ve nimetten istifade etmemektir. Tabii bu zulmün sonu da cehennemdir, ebedî saadet fırsatının zayi edilmesidir. Peygamberlerin olağanüstü gayretlerine rağmen yola gelmeyen inkarcıların gerçeği kabul edebilmeleri için kıyametin kopması gerekmektedir, onlar ancak bunu gördükten sonra inanacaklardır. Fakat kıyamet birden kopacağı, kendilerini inançsız ve hazırlıksız yakalayacağı için bu bilgi ve kabulün bir faydası olmayacaktır. [35]



Meali



67. Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır. 68-69. Ey kullarım, âyetlerimize iman edenler ve emirlerimize boyun eğenler! O gün size korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceksiniz. 70. Siz ve eşleriniz, muhteşem bir şekilde karşılanıp ağırlanmak üzere cennete girin. 71. Orada altın tepsiler ve bardaklar cennetliklerin çevrelerinde dolaştırılacaktır. Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır ve siz orada sonsuza kadar kabasınız. 72. İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir. 73. Orada sizin için çeşitli meyveler vardır, onlardan afiyetle yersiniz. 74-75. Günaha batıp kalmış olanlar kuşkusuz, kendileri için hiç hafifletilmemek üzere cehennem azabında devamlı kabadırlar, ümitsizlik içinde susarak! 76. Biz onlara haksızlık etmedik, kendilerine haksızlık edenler onlardır. 77. "Ey Mâlik, rabbin bizim işimizi bitirsin!" diyecekler; o da "Burada kabasınız" cevabım verecektir. 78. Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik, fakat çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz. [36]



Tefsiri



67. İnsana, ebedî hayatta mutlu olma imkânını hazırlamayan bir dünya hayatı amacına ulaşmamıştır. Bu hayatta yaşanan güzellikler fânidir, dünya hayaü ile birlikte sona erer; dostluklar da hayatın amacına hizmet etmemişse, ömrün zayi edilmesine katkıda bulunmuş olur, İşte böyle bir dostluk ilişkisi yaşayanlar âhiret-te birbirlerini gördükleri, hatırladıkları zaman düşmanca duygular yaşayacak, birbirlerinden nefret edecekler. Çünkü burada karşılaşılan korkunç sonuçta bu dostlukların da etkisi ve katkısı olduğu ortaya çıkmıştır. [37]



68-73. İslâm bütün insanlığa hitap eden bir din olmakla beraber onun ilk muhataptan, sudan, yeşillikten, gölge ve serinlikten, çeşitli yiyecek ve giyeceklerden oldukça mahrum bulunan Araplar'dır. Bu sebeple Allah Teâlâ onların ve bütün insanlığın iyiliğine olan bu dinîn benimsenmesi, emirlerinin İstekle, hatta heyecanla yerine getirilmesi için Araplar'ın mahrum bulundukları, hasretini çektikleri nimetleri zikrederek, bunların cennetliklere bolca sunulacağını hatırlatarak teşvik yöntemini kullanmıştır. [38] Hz. Peygamber de, ata ve deveye düşkün olanların, "Cennette at var mı, deve var mı?" şeklindeki sorularına, 71. âyete dayanarak "Evet" cevabını vermiştir. [39] Ancak bütün bu nimetlerin, dünyadakilerin aynı olmadığı, isim ve nitelik benzerlikleri bulunmakla beraber âhiret hayatının ve orada olanların mahiyet bakımından dünyadakilerden farklı bulunduğu, ilgili âyet ve hadislerin ortaya koyduğu bir gerçektir.

"Gözlerin zevk aldığı şey" cennetin göze hitap eden nimetleri olabilir. Ancak bazı tefsirciler bunu, "Allah'ın cemalini seyretmek" şeklinde yorumlamışlardır, biz de bu yorumu tercih ediyoruz; çünkü diğer nimetler yeterince sıralanmış ve açıklanmıştır, cennetin en büyük iki nimeti "cemal seyri" ile Allah'ın cennetlik kullarından razı olduğunu ilan ettiği "ndvân" aşamasıdır. Bu manevî nimetlerin ihmal edilmiş, sükut geçilmiş olması teşvik amacı ile bağdaşmayacağı için "gözlerin zevk aldığı, başka bir deyişle bakmaya doyamadığı şey"i bu yönde anlamak daha uygundur. [40]



74-77. Zıtlann yan yana getirilmesi ve bu şekilde karşılaştırma yapılması her birinin farkını daha açık ve canlı bir şekilde ortaya çıkarır. Bu sebeple cennetliklerin mazhar olacakları nimetler açıklandıktan hemen sonra cehennemliklerin durumu tasvir edilmiştir. Herkes cehenneme ateşini dünyadan götürür. Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsana hem bazı ödevler yüklemek hem de bunları yapacak güç ve imkân vermemek zulümdür. Şu halde Allah kullarına bu imkânı ve gücü vermiştir. Ancak İnkarcı ve günahkâr kullar ellerindeki imkânı kötüye kullanmış, kendilerine cehennemin yolunu yine kendileri açmışlardır.Gâfir sûresinde (40/49) cehennemliklerin, burada görevli meleklerden, "azaplarının hafifletilmesi için Allah'a aracı olup dua etmelerini istedikleri", ancak bu taleplerinin kabul görmediği zikredilmişti. Burada ise kurtuluştan ümit kesen cehennemliklerin, son çare olarak Mâlik isimli üst görevliye başvurarak öldürülüp yok edilmelerini istediklerini görüyoruz. Kendilerine verilen cevap, dünyada iken peygamberlerin anlattıklarına uygundur: "Cehennem azabı, Allah'a ortak koşanlar, O'nu ve âhireti İnkâr edenler için ebedîdir." [41]



78. Bu âyette Allah'ın, sözü, Mâlik'ten alarak kendisinin devam ettirmesi ve "onlar" yerine "siz" zamirini kullanması, âyetlerin amacı bakımından ilgi çekicidir. Böylece cehennemliklerin şahsında Hz. Peygamber'in muhataplarına da hitap edilmekte, inkarcılıkta devam ettikleri takdirde akıbetlerinin böyle olacağı hatırlatılmaktadır. [42]



Meali



79. Onlar bir şeye kesin karar verdilerse biz de vermişizdir. 80. Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldattıklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar! Hayır! Doğrusu şudur kî onların yanındaki elçi meleklerimiz her şeyi kaydediyorlar. 81-82. "Rahmân'ın çocuğu olsa ona ibadet edenlerin başında ben olurum. Göklerin ve yerin ra1>bini, arşın rabbini onların yakıştırdığı niteliklerden tenzih ederim" de. 83. Geleceği kendilerine söylenen günlerine ulaşıncaya kadar bırak onları dünyaya dalıp eğlensinler! 84. Gökteki ilâh da O'dur, yerdeki ilâh da O'dur. O sınırsız hikmet ve ilim sahibidir. 85. Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların mülkiyeti kendisinin olan, kıyametin kopacağı zamanı yalnızca kendisi bilen ve hepinizin kendisine döneceğiniz Allah'ın şanı ne yücedir! 86. Bilerek hakka tanıklık edenler dışında, Allah'ı bırakıp kendilerine dua ettikleri putlar asla şefaat edemezler. 87. "Onları kim yarattı?'* diye sorsan kuşkusuz "Allah yarattı" diyecekler. Şu halde (Allah'ı bırakıp) nasıl onlara dönebiliyorlar! 88. Allah, Peygamber'in "Ey rabbim! Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluk" dediğini de biliyor. 89. Onları bırak ve "Sizinle kavgam yok" de. Yakında bilecekler! [43]



Tefsiri



79-89. Sûrenin sonunda yine ana konuya, Peygamber'in tevhit mücadelesine dönülüyor. Fıtrî aklın hükümlerinden, müşriklerin inanç ve pratiklerinden de yararlanılarak putlaniı tanrı olamayacağı, Allah'tan başka hiçbir varlıkta tanrılık niteliklerinin bulunmadığı, Allah'ın çocuğunun olmasının düşünülemeyeceği, bunun Tanrı kavramına ve O'nun temel niteliklerine ters düştüğü ikna edici bir üslup içinde açıklanıyor.

79. âyetin geliş sebebi olarak, hicrete yakın günlerde Mekkeli müşriklerin toplanıp Hz. Peygamber'i öldürme karan almaları olayı zikredilmiştir. Onlar bu karan almışlar, fakat Allah'ın ezelde verdiği karar gerçekleşmiş, sevgili Peygamberimiz kurulan tuzaktan kurtulmuştur.

89. âyet bütün tebliğciler İçin geçerli bir ilkeyi ifade etmektedir: Tebliğcinin vazifesi bildirmektir, yapılacak her şey yapıldıktan sonra inkârda direnenler kendi hallerine bırakılır, insanları zorla imana getirmek için savaşılmaz, farklı inanç taşıyanlarla barış içinde yaşanır. Savaşın sebebi karşı tarafın hukuk tanımazlığıdır, insan hak ve hürriyetlerine saldırmalarıdır. Bunlar engellenir, hak ve özgürlükler kurtarılır, hür düşünceleri ve iradeleri ile inkârı seçenlerin gerçeği anlamaları ya zamana veya âhirete bırakılır. [44]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/659.

[2] En'âm 6/112, Yûnus 10/24, İsrâ 17/93

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/659.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/659.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/600.

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/600.

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/600.

[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/600.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/600.

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/601.

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/601.

[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/602.

[13] Yûnus 10/18; Zümer 39/3

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/602.

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/602-603.

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/603

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/603.

[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/603

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/603-604.

[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/60

[20] Bakara 2/132

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/664-665.

[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/665.

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/665.

[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/666.

[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/667.

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/667.

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/667.

[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/667-668.

[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/668-669.

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/669.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/670.

[31] 19/16 vd

[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/670-671.

[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/671.

[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/671.

[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/671-672.

[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/672.

[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/673.

[38] Râzî, XXVII, 225

[39] Tirmizî, "Cennet", 11

[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/673.

[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/673-674.

[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/674.

[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/674-675.

[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/675.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #75  
Eski 03-08-07, 19:32
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

42

Şûra Sûresi

indiği Yer :

Mekke


62

53

İniş Sırası :
Âyet sayısı :



Nüzulü


Mushaftakİ sıralamada 42., İniş sırasına göre 62. sûredir. Mekke döneminde, Zuhruf sûresinden önce ve Fussilet sûresinden sonra nazil olmuştur. 23-24, 23-26, 27 ve 39-41. âyetlerinin Medine'de indiğine dair rivayetler de bulunmaktadır.[1] Fakat üslûp ve içerikleri bu âyetlerin de Mekke döneminde İndiği İzlenimini vermektedir. [2]



Adı



38. âyetinde geçen ve "danışma, istişare etme" anlamına gelen şûra kelimesi sûreye ad olmuştur. "Hâ-mîm-ayn-sîn-kaf sûresi" veya kısaca "Ayn-sîn-kaf sûresi" diye de anılır. Birçok mushaf ve tefsirde "Mü'min. sûresi" şeklinde geçer. [3] fakat muhtemelen, 40. sûre olan Gâfır sûresinin de diğer adı Mü'min olduğu için bu isimle anılması yaygın değildir.[4]



Konulan



Sûreye hâkim olan ana fikir, Hz. Muhammed'e (s.a.) bildirilenlerin Allah tarafından vahyedilmekte olduğu, önceki peygamberlere bildirilenlerle ona vahyedi-lenlerin aynı kaynaktan geldiği, bu sebeple aralarında temel hükümler ve ilkeler açısından birlik bulunduğudur. Yer yer Yüce Allah'ın yaratma gücüne ve evrende yürürlükte olan yasalarına değinilen sûrede Allah'a şirk koşanların âhirette karşılaşacakları kötü akıbete ilişkin uyanlar yapılmakta, iman edip erdemli davranışlarda bulunanlara âhiretle ilgili müjdeler verilmekte, tebliğ görevinin ağırlığı ve müşriklerin inkarcılıkta direnmeleri karşısında bunalan ve herkesin doğru yola girmesi için çırpman Resûlullah'a -bu dünyada kendi gayret ve seçimlerine göre Allah Teâlâ'nın kimilerine hidayet nasip ederken kimilerini de sapkınlıklanyla baş başa bırakacağı bildirilerek- teselli verilmekte, bulunduğu doğru çizgiyi azimle sürdürmesi istenmekte, Allah'ın hoşnut olduğu müminlerin bireysel ve toplumsal davranış biçimlerinden bazılarına övgü üslûbu içinde işaret edilerek müsliimanlar güzel ahlâk sahibi ve örnek insan olmaya özendirilmektedir. Sûre, vahyin insan için taşıdığı hayatî öneme yapılan bir vurgu ile sona ermektedir. [5]



Meali



Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2. Ayn-sîn-kaf.

3.Azîz ve hakim olan Allah sana ve senden öncekilere işte böyle vahyediyor.

4.Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. O çok yücedir, çok uludur.

5.Gökler neredeyse yukarılarından çatlayacak. Melekler de rablerini hamdile teşbih ediyorlar ve yerdekilertn bağışlanmasını diliyorlar. İyi biliniz ki bağışlama ve merhameti sınırsız olan ancak Allah'tır. 6. Kendisinden başkasını dost ve koruyucu bilenleri Allah sürekli gözetlemektedir. Senin onlarla ilgili bir sorumluluğun yok. 7. İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için böyle Arapça bir Kur'an indirdik. Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır. 8. Allah dileseydi onları elbette tek bir ümmet yapardı, fakat O kimi dilerse onu rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise ne bir velisi ne de bir yardımcısı olacaktır. 9. Onlar Allah'tan başka veliler edindiler öyle mi! Halbuki asıl dost ve koruyucu Allah'tır. Ölüleri de O diriltecektir ve O'nun gücü here şeye yeter. [6]



Tefsiri



1-2. Bazı sûrelerin başında yer alan bu harfler, ayrı ayrı okunduğundan dolayı "hurûf-ı mukattaa" diye anılır[7]



3. Allah Teâlâ'nın gerek Hz. Muhammed'e (s.a.) gerekse daha önceki peygamberlere vahyediş tarzının bu sûrede açıklandığı gibi olduğu belirtilmektedir kî, bu açıklama 51. âyette gelecektir[8] Âyeti şöyle anlamak da mümkündür: Bu sûre öyle bir İçeriğe sahiptir kî Yüce Allah onun benzerini hem başka sûrelerde sana hem de senden önceki peygamberlere vahyetmİştİr. Bir başka ifadeyle, O bu anlamları Kur'an'da ve diğer ilâhî kitaplarda tekrar tekrar vurgulamıştır[9] Bu yorumlarda âyetin Resûl-i Ekrem'e gelen vahyin biçim ve / veya içerik olarak önceki vahiylerle benzerliğine dikkat çekmesi esas alınmıştır. "Vahyediyor" şeklinde şimdiki zaman fiili kullanılmasının da bu mânalara göre izahları yapılmıştır. Fakat fiilin şimdiki zaman olmasından hareketle, asıl konunun Resûlullah'a verilmekte olan vahiy olduğu ve bunun o sağ olduğu sürece devam edeceği bildirilerek müşriklerin vahyin kesileceği yönündeki beklentilerini kırmanın amaçlandığı, diğer peygamberlere verilenden ise dolaylı olarak bahsedildiği de söylenebilir. [10]

"Böyle" anlamına gelen işaret isminin değinmek istediği şey, sözün akışı içinde daha önce geçmediğinden buna "işte şu anda vahyedİldiği şekilde" mânası verilmektedir. Bu öğenin cümlenin başına konmasmdaki amaç, işaret edilen hususun önemine dikkat çekmek ve zihinleri bu konu üzerinde düşünmeye hazırlamaktır. İbn Âşûr başka bazı âyetlerde de örnekleri görülen bu üslûba Arap dilinde daha önce rastlanmadığım ve bunun Kur'an'ın orijinal özelliklerinden olduğunu belirtir (XXV, 27). [11]



5. Göklerin neredeyse çatlayacağına ilişkin ifade, "Yüce Allah'ın azametinden ötürü, Allah tarafından onlara yüklenen misyonun ağırlığından dolayı, oralarda sayısız denecek çoklukta meleklerin, gök cisimlerinin ve akıl erdirilemez yazgıların ve sırların bulunması sebebiyle, yer yüzünde şirk ve sosyal bozulmalar çoğaldığı için gökler neredeyse yukarılarından çatlayacak" gibi farklı mânalarla açıklanmıştır. Âyetin "yukarılarından" anlamına gelen kısmı bazı müfessirlerce, çatlamanın şiddetini belirten deyimsel bir anlatım olarak düşünülmüş, bazılarınca ise Rahman sûresinin 37. âyetinde kıyametten söz edilirken yer verilen göğün yarılması tasvirinde onun bir güle benzetilmesinden hareketle "üst tarafı" şeklinde anlaşılmıştır. Ayrıca buradaki zamir için farklı bir gönderme yapılarak "yerin yukanlarından" mânası da verilmiştir. [12] İnsanın evrende görebildiği ve göremediği her şeyin sahibi ve mâliki Yüce Allah olduğu halde başka varlıkları O'na ortak koşmanın, hele O'nun çocuk edindiğini ileri sürmenin ne büyük küstahlık olduğuna değinen başka bir âyette de neredeyse göklerin çatlayacağı ifadesi kullanılmıştır. [13]

Âyetin bu kısmını, "Melekler rablerini övgü ve tenzih ile anıp yerdekilerin de bağışlanmasını dilerken gökler (bu teşbihe katılmak için) neredeyse üst taraflarından parçalanırlar" şeklinde tercüme etmek de mümkündür; çünkü her şeyin kendine mahsus bir dille Allah'ı övgü ve tenzih ile andığı bildirilmiştir. [14]



6-9. İnkarcılıkta direnenlerin bu tutumlarının sonucuna katlanmak durumunda oldukları ve Yüce Allah'ın dünya hayatını böyle bir irade sınavı için var ettiği hatırlatılmakta, müşriklerin iman etmeleri ve kurtuluşa ermeleri için çırpındıkları halde tam sonuç alamayan Hz. Peygamber ve ona gönülden bağlanan müminler teselli edilmektedir.

6, 8 ve 9. âyetlerde geçen "velî" (çoğulu: evliya) kelimesi "dost, koruyucu, nâmı, destekçi, kendisine uyulan önder" gibi mânalara gelir. Kur'an'da sıkça kullanılan bu kelimeye bağlama göre bu ve benzeri mânalardan biri verilebilir[15]

7. âyette geçen ve "anakent, yerleşim yerlerinin merkezi" anlamlarına gelen "ümmülkurâ" tanılaması Kur'an'da Mekke şehrini ifade etmek için kullanılır[16] Âyetin "çevresindekiler" diye çevrilen kısmını Araplar'la sınırlandırarak yorumlayanlar olmuşsa da [17] birçok müfessir İslâm tebliğinin evrenselliğine dikkat çekerek burada bütün insanların kastedildiğini savunur[18]

Kur'ân-ı Kerîm'de farklı bağlamlarda, hem "insanlar başlangıçta tek bir ümmet idi" anlamına hem de 8. âyette olduğu gibi "Allah dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı" mânasına gelen ifadeler yer alır. [19] Burada âyet kümesinin genel amacı doğrultusunda, Resûlullah'a ve müminlere, insanların bir sınavdan geçmekte olduğu, hür iradeleriyle hareket ettikleri, bu sebeple de herkesin aynı çizgi üzerinde bulunmadığı bildirilmektedir. [20]



Meali



10. Ayrılığa düştüğünüz bütün konularda (doğru) hüküm Allah'a aittir. İşte o Allah benim rabbimdir; yalnız O'na güvenip dayanmışımdır ve daima O'na yönelirim. 11. Gökleri ve yeri yaratan O'dur. Size kendi türünüzden eşler, hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu şekilde çoğalmanızı sağlamaktadır. O'na benzer hiçbir şey yoktur. O her şeyi işitir, her şeyi görür. 12. Göklerin ve yerin anahtarları Û'nundur. Rızkı dilediğine bol, dilediğine de ölçülü verir. Çünkü O her şeyi bilmektedir. [21]



Tefsiri



10. Bu âyette kastedilen ayrılığın tarafları ve konulan hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre burada müminler ile İnkarcılar arasında gerek dinî gerekse dünyevî konularda ortaya çıkan inanç ve fikir ayrılıkları kastedilmek* te, bu ihtilâfların ancak Allah tarafından hükme bağlanacağı, kıyamet günü kimin haklı kimin haksız olduğunun net bir şekilde ortaya çıkarılacağı belirtilmektedir. [22] Sûrenin Mekke döneminde inmiş olması ve 7-8. âyetlerin içeriği bu anlayışı destekleyici niteliktedir. Nitekim Mukatil'den, Mekkelİler'in bir kısmının Kur'an'a inanıp bir kısmının onu inkâr etmesi üzerine bu âyetin indiği nakledilmiştir[23] Diğer bir yoruma göre burada bütün insanları kapsamına alan bir ifade bulunmaktadır ve dinî konularda insanlar arasında çıkan her türlü ayrılığın ancak Allah tarafından sonuca bağlanacağı, Yüce Allah'ın kıyamet günü hakkı bâtıldan açık biçimde ayırt edeceği anlatılmaktadır. [24] Zemahşerî bu âyette müminlere yönelik bir buyruk bulunduğu noktasında birleşen şu yorumlan da nakleder: a) Aranızda bir uyuşmazlık çıktığında Nisa 4/59 âyetinde belirtildiği gibi Resûlutlah'ın hakemliğine başvurunuz ve başkalarının hükmünü onunkine üstün tutmayınız, b) Bir âyetin yorumunda kapalılık bulunur ve ihtilafa düşerseniz, Allah'ın kitabındaki muhkem âyetlere ve Resûlullah'ın sünnetindeki açık ifadelere başvurunuz, c) Ruhun mahiyetinin ne olduğu gibi size yükümlülük getirmeyen ve künhüne vâkıf olamayacağınız konularda görüş ayrılığına düşerseniz "Bunu en iyi bilen Allah'tır" deyiniz. Daha sonra Zemahşerî bu âyetin, müctehitlerin şer'î konulardaki ihtilaflarına yönelik olup olmadığı sorusuna "Hayır, çünkü Resûlullah hayatta iken İctihad caiz değildir" cevabını verir (IH, 398). Öte yandan dinî meselelerin çözümünde kıyas metodunun kullanılmasına karşı çıkanların bu âyetten destek almaya çalıştıkları görülür. Fakat bağlamı ve indiği dönemin şartlan dikkate alınırsa bu âyetin, İslâm âlimlerinin gerek akaid gerekse fıkıh alanındaki görüş aynhklarıyla ilgisi bulunmadığı ve bu istidlalin zayıf olduğu ortaya çıkar[25] Kanaatimize göre -Râ-zî'yi takiben- âyetin asıl amacını şöyle özetlemek mümkündür: Yüce Allah nasıl Resulünü inkarcıları iman etmeye zorlamaktan menetmişse aynı şekilde müminlerin de onlarla çekişmelerini ve husumeti arttırmalarım yasaklamış, haklıların mükâfatının ve haksızların cezasının kendisi tarafından verileceğini bildirmiştir (XXVII, 149). Burada âyetin ilk cümlesi Hz. Peygamber'in sözü olarak kabul edilirse "İşte o Allah benim rabbimdir; yalnız O'na güvenip dayanmışımdır ve daima Ona yönelirim" anlamındaki sözler de bunun devamı olur; ilk cümle Cenâb-ı Allah'ın hitabı olarak katful edildiğinde ise devamında "Ey Muhammed! Şöyle de..." şeklinde bir hitap cümlesinin bulunduğu var sayılır. [26]



11-12. Gerek insanlarda gerekse hayvanlar âleminde açıkça görülen eşlilik olgusunu ve buna dayalı olarak işleyen üreme düzenini var edenin, daha da Önemlisi onlara mekân olan gökleri ve yeri yoktan yaratanın Yüce Allah olduğu dikkate alınırsa hiçbir varlığın O'na benzer olamayacağı kolayca anlaşılır. 11. âyetin asıl amacının da İslâm inancının en önemli noktalarından olan bu hususu pekiştirmek olduğu söylenebilir. Bunu belirtmek için Kur'an'ın kullandığı ifade öylesine vecizdir ki bunu çevirmedeki güçlük adetâ Allah Teâlâ'nın diğer varlıklardan farklılığının nasıllığını kavrayabilmenin de insan idrakinin çok üstünde olduğunu îma etmektedir.

"O'na benzer hiçbir şey yoktur" diye çevrilen cümleyi lafza daha bağlı kalınarak "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" şeklinde tercüme etmek mümkündür. Bu da göstermektedir ki benzerliği red ifadesinde dahi Cenâb-ı Allah'ın yüce zâtı ile başka varlıklar arasında bir karşılaştırma yapılması uygun görülmemiş, "benzeri, dengi" anlamına gelen "misi" kelimesine bir de "gibi" mânası taşıyan bir edat eklenmiştir (Bazı müfessirler burada Arap dilindeki mutat bir kullanımın söz konusu olduğunu, bazıları da "gibi" anlamındaki edatın benzerliğin bulunmadığı mânasını pekiştirdiğini belirtirler). Müfessirler bu ifadenin mâna incelikleri, Yüce Allah'ın kendi zâtına İzafe ettiği görme, işitme gibi bazı özellikleri insana lütfetmiş olmasıyla bu âyetteki anlamın bağdaştırılması gibi konular üzerinde geniş biçimde durmuşlardır. Özü itibariyle tenzih (Allah Teâlâ'nın her türlü noksanlıktan uzak oluşu ve yaratılmışlara benzemezliği) fikrine dayalı olan bu açıklamalar, âyetin Allah'a ortak koşma, O'na çocuk İzafe etme, bazı yaratılmışlarla Ulu Tanrı arasında benzerlikler kurma ve onlara ulûhiyyet izafe etme gibi sapkın inanç ve düşünceleri mahkûm ettiğini ortaya koymakta ve Yüce Allah'ın zât ve sıfatlarının beşerî tasavvurlara sığmayacağını vurgulamaktadır. [27]

"Hayvanlar" şeklinde çevrilen "en'âm" kelimesi bu bağlamda insanların yararlanmak üzere kendi hakimiyetleri altına alabildikleri hayvanları ifade etmektedir. İnsanların yakın çevrelerinde bulunmaları ve günlük hayatta onlarla iç içe olmaları yani gözlem kolaylığı bulunması sebebiyle bu gurubun örnek olarak seçildiği düşünülebilir. Bununla birlikte mealde sınırlayıcı bir niteleme yapılmamıştır. [28]



Meali



13, O, Nuh'a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Mû-sâ'ya ve îsâ'ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız,o konuda tefrikaya düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi, Allah {dini tebliğ için) dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir. 14. Onlar özellikle kendilerine dine dair bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden bölünüp parçalandılar. Rabbin tarafından belirli bir süre tanıma sözü verilmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Onlardan sonr.a kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içine düşmüşlerdir. 15. İşte bunun için sen çağrına devam et ve enıro-lunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Onların arzularına uyma ve şöyle de: "Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim ve bana aranızda âdil davranmam emredildi. Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda ortak bir kanıt yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O'nadır." 16. O'nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri rableri katında geçersizdir. Üzerlerine gazap çökmüştür ve onlar için çetin bir azap vardır. 17. Hak ve hakikat içerikli kitabı ve o sayede ölçü ve dengeyi gönderen Allah'tır. Nereden bileceksin, kıyamet vakti belki de çok yakın! 18. Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanırlar. Şu iyi bilinmeli ki, kıyameti tartışanlar derin bir sapkınlık içindedirler. [29]



Tefsiri



13. Hemen bütün nıüfessirler burada din kelimesinin İlâhî dinlerin tamamını ifade eden geniş anlamıyla kullanıldığı kanaatindedirler. Bu dinlerdeki bütün hükümlerin diğerlerinde aynen korunmadığı ve önceki ilâhî dinlerde yer alan amelî hükümlerin hepsinin Hz. Muhammed'in ümmeti için teşrî kılınmadığı da bilinmektedir. Dolayısıyla burada geniş anlamıyla dinin bir kısmının kastedilmiş olması gerekir. Bu kısmın ise bütün ilâhî dinlerdeki müşterek hükümler olduğu açıktır. Başta kuşkusuz tevhid inancı gelmektedir. Aynı şekilde meleklere, vahiy olgusuna (ilâhî kitaplara), peygamberlik müessesesine ve âhiret hayatına inanmak da ortak akîde esaslanndandır. Bunlann yanı sıra temel ahlâk ilkeleri, -ayrıntılarında farklılıklar olsa da- namaz vecibesi ve belirli yakınlık derecesinde olanların evlenme yasağı gibi bazı amelî hükümler bütün peygamberlerin toplumlarına bildirdiği ve uyma çağrısı yaptığı hususlardır. Âyette kutlu peygamberler zincirinin dönüm noktası özelliği taşıyan halkalarına ismen yer verildiği görülmektedir: İnsanlık tarihinde önemli bir başlangıcı temsil eden Hz. Nuh, çok tanrıcı inançların her tarafı sardığı bir ortamda tek Tanrı inancının ihyası için görevlendirilen ve halen mevcut üç büyük ilâhî din mensuplarının atası olarak bilinen Hz. İbrahim ve bu üç dinin peygamberleri Hz. Mûsâ, Hz. îsâ ve Hz. Muhammed [30]Burada Resûl-i Ekrem kendisine hitap edilen olduğu için ismen değil, "sen" şeklinde muhatap olarak zikredilmiştir. Fakat onun peygamberlik görevini vurgulamak üzere, diğer peygamberlere bildirilenler için "vassâ" fiili kullanıldığı halde, ona bildirilenler için "evhâ" fiili kullanılmıştır. Başlangıcı temsilen Hz. Nûh zikredildikten hemen sonra vahiy zincirinin son halkası olması itibariyle Hz. Muhammed'e hitap edilmesi ve ona vah-yedilenden söz edilmesi de dikkat çekicidir, Âyetin "sana vahyettiklerimizi" anlamına gelen kısmı, bu âyetin İndiği zamana kadar Resûlullah'a vahyedilmiş olanlar veya mutlak olarak ona vahyedilenler şeklinde anlaşılabilir. Az önce açıklandığı üzere, burada bütün ilâhî dinlerin temel hükümlerindeki, özellikle inanç ve ahlâk ükelerindeki müşterekliğe değinilmekle beraber, âyetin devamında bunların da varlığını korumasının vazgeçilmez şartı olan bir ilkeye vurgu yapılmaktadır: "... ki o dini ayakta tutasınız, o konuda tefrikaya düşmeyesiniz." Âyetin bu kısmını "... ki bunlann özü, dine özen gösterme ve o konuda parça parça olmama gereğidir" şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Bazı müfessirler bu cümleyi anılan peygamberlere buyurulanlann yerini tutacak tarzda açıklamışlardır; bu anlayışa göre âyetin meali şöyle olur: "O, 'Dine özen gösterin ve o konuda parça parça olmayın' diye Nuh'a buyurduklarım, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve îsâ'ya buyurduklarımızı sizin için de din kıldı." Râzî, parçalanmama buyruğunu "çok tanrıcı inançlara saparak parçalanmayın" şeklinde açıklar. [31]

"Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi" anlamındaki cümle müfessirlerce daha çok Mekke putperestlerinin yeni din çağrısını içlerine sindire-memeleri olgusuyla açıklanır. Bunun sebebi olarak da Kur'an'm, Resûl-i Ekrem'in tebliği karşısında müşriklerin tavrına ilişkin verdiği bilgiler ışığında şu hususlar hatıra gelmektedir: Bu çağrının Hz. Muhammed gibi bir beşer tarafından, hele onların değer yargılarına göre toplumda üstün bir konuma (özellikle büyük bir servete) sahip olmayan mütevazı bir kişi vasıtasıyla yapılmış olması; Resûlul-lah'm bir anda toplu bir kutsal kitap getirmemesi, tebliğ işine melekler indirmek gibi olağan üstülükler içeren gösterilerle başlamaması; Kur'an'ın çok tanrı inancını mahkum edip insanları tevhit inancına yöneltmesi ve gönüllere âhiret bilincini yerleştirmesi, bunun ise müşrik ileri gelenlerinin şirke dayalı kurulu düzenlerini ve çıkarlarını tehdit etmesi.

"Allah (dini tebliğ için) dilediğini seçer" şeklinde çevrilen cümlede "ona" anlamına gelen ve meale yansıtılamayan bir zamir bulunmaktadır. Bu cümleyi bazı müfessirler "Allah, seçilmeye layık olanları seçip, kendisine yaklaştırır, onları nez-dine celbeder, toplar" şeklinde açıklamışlardır. [32] Bazıları İse -belirtilen zamir ile "din"in veya "Hz. Peygamber'in yaptığı çağn"nın kastedildiğini düşünerek- "laydık olanları hak din için seçer" yorumunu yapmışlardır. [33]



14. Dinde parçalanmaların yeterli İlâhî bildirim yapılmamış olmasından ileri geldiği iddiasını reddeden bu içerikteki âyetlerde, bölünmenin asıl sebebinin bilgisizlik değil, kişisel çıkarlara düşkünlük ve çekememezlik duygulan olduğuna dikkat çekilmektedir[34] "Rabbin tarafından belirli bir süre tanıma sözü verilmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi" buyurularak, suçlu, günahkâr, haksız insanların gidişatına niçin ilâhî bir müdahale yapılmadığı yönünde daima hatırdan geçen bir soruya cevap verilmekte, Yüce Allah'ın bütün insanları kapsayan hesaba çekme ve buna göre mükâfat yahut ceza verme işini âhirete bırakmayı dilediği için bunun böyle olduğu bildirilmektedir.

Müfessirler arasında "kitaba vâris kılınanlar" ile, Hz. Muhammed zamanındaki yahudi ve Hıristiyanların kastedildiği kanaati hâkimdir; bu görüşte olanların bir kısmı, burada onların kendi kutsal metinleri hakkında dahi şüphe İçinde olduklarına, bir kısmı da Kur'an ve Hz. Muhammed hakkında kuşkular ortaya koyduklarına işaret edildiğini belirtirler[35]Bu cümlede maksadın Araplar olduğu ve onların Kur'an veya hüküm (mahşer) günü hakkındaki şüphelerine değinildiği yorumunu yapanlar da olmuştur. [36] fakat Râzî sözün akışının buna müsait olmadığını belirtir (XXVII, 158). Bize göre "onlardan sonra" ifadesini, bir kısmının isimleri önceki âyette zikredilen "peygamberlerden sonra" şeklinde anlamak daha isabetlidir; sonra gelenler peygamberlerin bıraktığı kitaplar üzerinde şüpheye düşmüşlerdir. [37]



15. ResûMlah'a çağrışma devam etmesi emredilirken, neye çağrıda bulunacağı hususu cümlenin açık bir öğesi halinde belirtilmediği için bu konuda bağlama göre değişik yorumlar yapılmıştır; bazı müfessirlerce bu, "aslî haliyle Hanîf-lik inancına çağır" şeklinde yorumlanmıştır. [38]

"Emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür" şeklinde tercüme ettiğimiz cümlede kullanılan emir fiilin maştan olan istikamet, İslâmî terminolojide "inanç, niyet, düşünce ve davranışta doğruluk ve dürüstlüğü; Allah'a yönelme ve O'mm buyruklarına uygun davranma hususunda devamlı ve tutarlı olmayı" ifade eder. Hz. Peygamber Hûd sûresinin kendisini çok etkilediğini ifade etmiş ve -bir rivayete göre- bu etkinin gerekçesini orada da geçen bu buyruğun getirdiği ağır sorumlulukla açıklamıştır. [39] Grek kaynaklı felsefe kültürünün gelişmeye başladığı dönemlerden itibaren İslâm ahlâk kültüründe benimsenen "Fazilet iki aşırılığın ortasıdır" şeklindeki anlayışın da etkisiyle İslâmî literatürde istikamet kavramı için daha çok itidal sahibi olma, aşırılıklardan kaçınma anlamının merkeze alındığı açıklamalar yapıldığı görülmektedir. [40]

Önceki iki âyette şu noktalara dikkat çekilmişti: İlâhî mesajların özündeki birliğe rağmen bu bildirimlerin muhatapları kişisel arzularını öne çıkarıp bölünmeyi yeğlediler; ama Yüce Allah haklı ve haksız ayınmıyla ilgili nihâî hükmünü mahşer günü açıklamayı murad ettiğinden, farklı tercihlere imkân veren ve bir sınav ortamı olan bu dünyada farklı yönlerde yolculuklar sürüp gitmektedir. Bu âyette de son peygamber Hz. Muhammed'in şahsında onun Allah'ın elçisi olduğuna yürekten inananlara şöyle hitap edilmektedir: Vahyin aydınlık yoluna yapılacak çağrı da durmadan devam etmeli, doğru çizgiden sapmayı özendiren etkenlere karşı güçlü bir irade smavı verilmelidir; ayrılıkları tartışmak değil, açık hakikatler üzerindeki birlik hareket noktası olmalıdır; her halu kârda adalet ilkesinden şaşıl-mamahdır. Farklı kişi veya tarafların farklı tutum ve uygulamaları, olması gerekeni gösteremez; bu ayrılıklar yolunuzu aydınlatamaz, onları herkesin kendi yapıp ettiklerinin sonuçlarıyla bag başa kalacağı güne havale etmek en uygun yoldur. Bütün insanların bir araya geleceği mahşer gününe doğru yol almaktayken yine herkese ışık tutacak açık ve öncelikli hakikatler ise şunlardır: Hepimizin rabbi birdir, Allah'tan başka mâbud tanımamalıyız; bütün hak peygamberlerin getirdikleri O'nun mesajlarıdır. [41]



16. Herkesin rabbinin bir olduğu kabul edildikten sonra, Allah Teâlâ'nın zât ve sıfatlarının mahiyeti üzerinde yapılacak tartışmalar anlamsız kalacaktır. Çünkü bu konunun insan idrakini aştığı açıktır. 11. âyette geçen "O'na benzer hiçbir şey yoktur" cümlesi de bu konuya son noktayı koyan veciz bir uyandır. Dolayısıyla, bu tür tartışmalarla gerek kendilerini lâyıkı veçhile Allah'a kulluk etmekten mahrum bırakan gerekse başkalarının zihinlerini örselemeye çalışan kimselerin hesap gününde Allah'a karşı ileri sürebilecekleri bir mazeret yoktur, dünyada iken kanıt saydıkları ama aslında kendilerini oyalayan gerekçeler O'nun katında hiçbir değer taşımayacaktır.

Ayetin, put vb. varlıkları da tanrı gibi görmekle beraber evrenin tek yaratıcısının Allah olduğunu kabul eden müşriklerin yanı sıra, tek tann inancına sahip olduğu halde Allah'ın zât ve sıfatları hakkında saçma tartışmalara dalan yahudilerî ve bütün insanların rabbinin bir olduğuna inandıkları halde tann kavramını parçalayan ve peygamberlerine ulûhiyyet izafe edecek kadar ileri giden hrristiyanlan da kapsadığı söylenebilir. Fakat tefsirlerde genellikle, bazı yahudilerin Resûhıllah'a iman eden kişileri bu inançtan caydırmak için çaba harcadıkları, kendi peygamberlerinin ve kitaplarının daha önce olduğu argümanından yararlanarak demagoji yaptıkları yönündeki bir rivayet esas alınmaktadır. Âyetin "O'nun çağrısı" şeklinde çevirdiğimiz "lehû" kısmındaki zamirin genellikle "Allah" lafzının yerini tuttuğu düşünülmüş ve "yani O'nun dini veya peygamberi" kabul edildikten sonra açıklaması yapılmıştır. [42] Derveze bu hususu izah ederken, Mekke döneminde Hz. Peygamber'in çağrısına icabet edenlerin, önceki dinleri, etnik kökenleri ve sosyal tabakaları bakımından hemen hemen insanlığın bütün kesimlerini temsil edecek çeşitlilikte olduğu tarzında bir yorum yapar. [43] Belirtilen tespitin isabet derecesi bir yana, bu yaklaşım benimsendiğinde âyete "O'nun dinine hemen her kesimden icabet edenler bulunduğuna göre, Allah hakkında tartışmaya kalkacakların delilleri rableri katında geçersizdir" şeklinde bir mâna verilmiş olmaktadır. Her iki tarafta aklî muhakemesi güçlü ve bilgili kişiler bulunduğu dikkate alındığında, bu yorumun pek makul olmadığı söylenebilir. Burada amaç Allah hakkındaki tartışmanın geçersizliğini her kesimden O'nun çağrısına uyanların bulunmasına bağlamak değil, Hz, Muhammed'in peygamberliğini kabul edenlerin bulunmasını takiben artık ona tâbi olanlarla olmayanlar arasında Allah hakkında bir tartışmanın gereksizliğini belirtmek ve müslümanlan bu konuda uyarmaktadır. Nitekim 15. âyette "Sizinle bizim aramızda ortak bir kanıt yok" diye çevirdiğimiz cümle bu anlayışı teyit etmektedir. Farklı inanç grupları arasında verilecek nihaî hükme İlişkin bir âyetin tefsiri sırasında bu husus açıklanmıştır. [44]



17. "Kitab" kelimesiyle peygamberlere indirilen İlâhî mesajlar bütününün[45] veya Kur'ân-ı Kerîm'in[46] kastedildiği yorumlan yapılmıştır; Hadîd sûresinin 25. âyeti birinci yorumu teyit etmektedir.

"Ölçü ve denge" diye tercüme edilen kelimenin âyetteki karşılığı mîzân'dır. Bu kelime birçok âyette "tartı" anlamında kullanılmıştır. Bu bağlamda İse müfes-sirlerin çoğunluğu tarafından "adalet" mânasında anlaşılmıştır. Bazı müfessirler bu kelime için "ilâhî kitaplarda insanın yapması gerekenlerle ilgili olarak açıklananlar yani davranış ölçüleri", bazıları da "kulluk çağrısına uymanın ödüllendirilmesi ve Allah'a başkaldırmanın cezalandırılması" yorumunu yapmışlardır. [47] Âyetin bağlamı ve konuya ilişkin başka âyetler ışığında bu kelime "ölçü, denge, denge kanunu, iyiyi kötüden doğruyu eğriden ayırt etme yeteneği, davranışları değerlendirme kriteri, adalet duygusu" gibi mânalarla da açıklanabilir. Adaleti gerçekleştirme, düzgün biçimde ölçmek ve değerlendirmekle mümkün olduğuna göre, bunu sağlamak için maddî varlıklarda tartı âletine, manevî konularda İse akıl ve ruhun belli donanımlarına, varlık ve olaylar arasında gerekli dengeyi kuracak muhakeme gücüne ihtiyaç vardır.[48]

Yüce Allah'ın kitabı indirmesi, ölçü ve dengeyi var etmesinden bahsedilme-sinin âyetin sonundaki şu cümleye fikrî hazırlık amacı taşıdığı anlaşılmaktadır: "Kıyamet vakti belki de çok yakın!" Buna göre âyetin anlamı şu olmaktadır: Evreni yaratan, İlâhî bildirimlerde bulunan, ölçü ve dengeyi var eden yüce yaratıcının böylesine bir düzeni gayesiz, boş yere kurmuş olması düşünülemez; bilinmeli ki bu dünyada yapılıp edilenlerin ölçülüp değerlendirileceği ve sonuçlarının görüleceği bir gün mutlaka gelecektir. Birçok âyet bu yorumu desteklemektedir. Zemahşerî ise âyetin başı ve sonu arasındaki bağı şöyle açıklar: Kıyamet hesap günü ve adaletin icrası İçin tartıların işletilmesi demektir; şu halde âyette âdeta "Allah size, hesaba çekileceğiniz, amellerinizin tartılıp herkese hak ettiğinin verileceği gün gelmeden önce adalet ve eşitlikle muamele etmenizi ve dinlerin gereklerine uymanızı buyurdu" denmektedir (III, 401). "Nereden bileceksin" anlamındaki ifade muayyen bir kişiye hitap olmayıp âyetin bütün muhataplarını kıyamet gerçeği üzerinde düşünmeye çağırmaktadır. [49]



Meali



19. Allah kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandinr. Güçlü ve üstün olan da O'dur. 20. Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını arttırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz; ama onun âhirette hiçbir nasibi olmaz. 21. Yoksa onların ortak koştukları tanrıları var da Allah'ın izin vermediği kuralları bunlar için dîn mi yapıyorlar? Nihaî hükümle ilgili söz olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Ama o zalimler için can yakıcı bir azap var! 22. Zalimlerin yaptıklarından ötürü korkuya kapıldıklarını göreceksin; ama bu mutlaka başlarına gelecek, iman edip iyi işler yapanlar ise cennet bahçelerinde olacaklar. Onlar için rableri katında istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur. 23. Allah'ın iman edip iyi işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu. De ki: "Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum." Kim çaba harcayıp bir iyiliği gerçekleştirirse bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır ve iyiliği asla karşılıksız bırakmaz. 24. Yoksa onlar, "Allah hakkında bir yalan uydurdu" mu diyorlar? Halbuki Allah dikse senin kalbini de mühürler, Allah bâtıh siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Şüphesiz O kalplerde olanı çok iyi bilmektedir. 25. Kullarının tövbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilen O'dur.

İman edip iyi işler yapanların dualarını kabul buyuran ve kendi lütfündan onlara fazlasını veren de O'dur. İnkarcılar için ise çetin bir azap vardır.

Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi; ama O dilediği ölçüye göre vermektedir. Çünkü O kullarının durumunu çok iyi bilmekte ve görmektedir. 28. İnsanlar bütün ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O'dur. Gerçek dost ve koruyucu, her türlü hamde layık olan O'dur. 29. Gökleri, yeri ve oralarda üretip yaydığı hareketli canlıları yaratması O'nun kanıtlanndandır. O dilediği zaman onları bir araya getirme gücüne de sahiptir. [50]



Tefsiri



19-20. İnsanın, bütün istek, eğilim ve çalışmalarına, diinya-âhiret dengesini gözeterek ve sahip olduğu veya olabileceği bütün imkânların da Yüce Allah'ın lütfü olduğunu asla gözden uzak tutmadan yön vermesi gerekir. 20. âyette âhiret kurtuluş ve saadetini samimiyetle isteyen için sadece istediğinin değil fazlasının da verileceği, dünya nimetlerini yeterli gören için İse istediklerinin bir kısmının karşılanacağı ama âhiretten yana bir payının olmayacağı belirtilmiştir. Dünya hayatından söz eden âyetlerde insanın dünya için çalışmaması ve nimetlerinden kendini yoksun bırakması gibi bir hedefin gösterildiğine asla rastlanmaz. Sadece, insanın doğa-sındaki dünya tutkusu ve yaşama arzusu gerçeğinden hareketle, bu tutkuyu dizginlememenin kötü sonuçlar getirebileceği ve asıl kalıcı hayatın âhirette olacağı yönünde uyanlar yapılır. Zaten âhiret kurtuluş ve saadetini özendiren âyetlerin kişiyi dünyadan tamamıyla soyutlanmış faaliyetlere yönlendirdiği de söylenemez. Zira âhiret kaygısı taşıyarak adım atmak, -son tahlilde- dünya hayatının insana yaraşır biçimde, dirlik ve düzenlik içinde olması sonucunu da doğuracaktır. Nitekim dünya veya âhiret mutluluğunu arzulama konusundaki yaklaşımların değerlendirildiği -ve bu konudaki açıklamaların özeti sayılabilecek- bir âyette her iki hayatta güzellik ve mutluluğu dileyenler övülmüştür. [51] 20. âyette iki defa geçen hars kelimesi sözlükte "tarlayı sürmek, toprağı işleyip tohum atmak, ekilmiş tarla, ondan elde edilen mahsûl" gibi mânalara gelir. Bu mâna ile bağlantılı olarak, "ileride kazanmak için yapılan çalışmalar ve onların sonuç ve semereleri" anlamında da kullanılır. Âyette kastedilen mânanın da bu olduğu anlaşılmaktadır. [52] bu sebeple kelime, mealde "kazanç" şeklinde karşılanmıştır.

Aynı âyette gerek dünya gerekse âhiret hayatıyla ilgili yönelişler "kim isterse" şeklinde belirtilerek eylemlerimizde niyet ve iradenin önemine dikkat çekilmiştir. 19. âyette işaret edildiği üzere, karşılaşacağımız sonuçları meydana getiren üstün irade Yüce Allah'a ait olmakla beraber, bize de bu sonuçlarla ilgili bir tercih imkânı ve irade gücü verilmiştir. Şu halde bizim sorumluluğumuz açısından önemli olan o sonuçlan gerçekleştirmek değil, istemek ve o yönde çaba sarf etmektir[53] İndiği dönemin şartları dikkate alınarak 19 ve 20. âyetlerin, Mekke müşriklerinin sahip oldukları maddî imkânlarla övünüp bunu kendilerinin Allah katında daha itibarlı kimseler olduğunu gösteren bir delil gibi kullanmalarını reddetme anlamı taşıdığı da düşünülebilir. Böylece, insanların dünya hayatındaki durumlarının gerçekte Allah'ın koyduğu hikmetli yasalara göre şekillendiği, ama burada iyi imkânlara sahip olmanın âhiret kaygısı taşımayanlar için orada bir yarar sağlamayacağı belirtilmiş olmaktadır. [54]



21. Önceki ilâhî dinlerin mensuplarının kendi dinleri hakkında ayrılığa düşüp parçalanmalarından söz eden âyetleri takiben burada da müşriklerin, dinin temeli ve kaynağı konusundaki ayrılıklarına yani bütün ilâhî dinlere karşı çıkıp sapkınlık ve inkarcılık önderlerinden şirk dinini almaları konusuna geçilmektedir. Âyette soru ifadesinin kullanılması, bir yandan Allah'ın izin vermediği dinî kurallar konmasını kınama, diğer yandan da şirki bir tür din olarak empoze edenleri eleştirme anlamı taşımaktadır, Âdeta şöyle denmektedir: "Onlara kendileri için şirk dinini meşru kılanlar hakkında şu soruyu sor: Yoksa bu kişiler -taptıkları putlardan başka- bir de kendilerini tanrılıkta Allah'ın ortaklan kabul ediyor ve Allah'ın insanlar için din koyduğu gibi onlar da kendilerini din koymaya yetkili mi görüyorlar?" Araplar1 da şirk önderleri arasında kendisi için böyle bir ortaklık iddiasında bulunan kimse bulunmadığından bu soru onları hafife alma anlamı taşıyordu[55] Kendileri için din koyan ortaklar ile onlara şirki cazip gösteren şeytanların veya taptıkları putların kastedilmiş olması da muhtemeldir ki müfessirler genellikle -bizim de mealde tercih ettiğimiz- bu iki mânayı esas almışlardır[56]
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #76  
Eski 03-08-07, 19:32
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

23. "Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum" şeklinde çevrilen cümle ile Resûl-i Ekrem'den, getirdiği müjde karşılığında hiçbir ücret talep etmediğini, ama müjdeyi hak etmeleri İçin kendilerinin de yapılan çağrıya gönül vermeleri ve buna uygun bir çaba harcamaları gerektiğini bildirmesi istenmektedir. Gerek âyetin devamındaki ifade gerekse önceki âyetin içeriği bazı ilk dönem müfessirlerince yapılan bu yorumu desteklemektedir[57] Fakat îbn Abbas'tan yapılan bir nakil ve "yakınlığa sevgi duyma" diye çevirdiğimiz "kurbâ" kelimesinin "akrabalık bağı" anlamı esas alınarak bu cümle için daha çok şu yorum yapılmıştır: Peygamberliğimi ve herkes için rahmet olarak gönderilmiş olmamı tanımıyorsanız, bari aramızdaki akrabalık bağına binaen bana sevgi gösterin, düşmanlık yapmayın; sizden hiç değilse bu konudaki haklara riayet etmenizi istiyorum. Bazıları da -burada müminlere hitap edildiğini düşünüp- bu kelimenin "yakınlar" anlamına göre cümleye "Sizden sadece, benim yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum" mânasını vermişlerdir. Hatta bu yorumdan hareketle burada kastedilen yakınların Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve onların evlâtları olduğu ileri sürülmüştür (Birçok müfessirin bu âyetin tefsirinde Peygamber ailesine sevgi beslemenin önemine ilişkin nakillere ağırlık verdiği görülür). Müslümanları Hz. Muhammed'in (s.a.) ailesine özel bir muhabbet beslemeye yönelten başka deliller varken böyle bir yoruma gerek yoktur. Öte yandan, bu âyetin Resûl-i Ekrem'in Medine'ye geldiği sırada gerçekleşen bazı olaylar üzerine İnmiş olduğuna dair haberler uydurmadır[58]

Ayetin, "Bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz" şeklinde çevrilen kısmı daha çok, İyiliğe kat kat ecir verilmesi anlamıyla açıklanmıştır. Bunun yanı sıra, kendisine daha güzelini yapma melekesi ihsan edilmesi mânasının bulunduğu da söylenebilir. [59]



24. "Halbuki Allah dilese senin kalbini de mühürler" anlamındaki cümlede asıl amaç Hz. Peygamber'i Allah'a karşı yalan uydurmakla itham edenlerin kendilerinin müfteri olduğunu ve bu çirkin fiillerinden dolayı kalplerinin mühürlenmiş bulunduğunu belirtmektir. Nitekim ardından "Allah bâtılı siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Şüphesiz O kalplerdekileri çok iyi bilmekledir" buyurularak Resûlullah'a teselli verilmekte ve onların sözlerine aldırış etmemesi istenmektedir[60] Burada "Senin Allah hakkında bir yalan uydurduğun farz edilse bile buna karşı çıkmak o müşriklere mi düşer! Diyelim ki böyle bir şey olsa Allah senin kalbini mühürlemeye, aklî muhakemeni yok etmeye kadir değil mi!" şeklinde -Resûlullah'ı üzen putperestlere yönelik- bir azarlama anlamı bulunduğu yorumu da yapılmıştır. [61]



25. Allah Teâlâ'nın kullann tövbesini kabul etmesi ve kötülükleri bağışlaması ile ilgili ifadelerin mutlak oluşu, tövbe kapısının herkese açık olduğunu ve gerçekten pişmanlık duyup içtenlikle tövbe edenlerin her türlü günahının bağışlanabileceğim göstermektedir. Ancak, başka bazı deliller sebebiyle kul haklarına ilişkin günahlar bu kapsamın dışında görülmüş ve bunların bağışlanmasında ilgilileriyle helalleşilmesi esas kabul edilmiştir. [62]



26. Cümlenin Ögeleriyle ilgili görüş ayrılığı dolayısıyla bazı müfessirlerce âyetin baş kısmına "îman edip iyi işler yapanlar (rablerinin çağrısına) uyarlar, O da kendi lütfundan onlara fazlasını verir" şeklinde mâna verilmiştir. [63]



27. Genellikle zihinleri meşgul eden ve akıl yahut tecrübe ile sağlıklı bir sonuca ulaşılamayan bir konuda, dünya hayatındaki imkânların kullar arasında hangi Ölçüye göre paylaştınldığı hususunda önemli bir gerçeğe değinilmekte, böylece önceki âyette geçen Allah Teâlâ'nın iman edip İyi işler yapanlara kendi lütfundan fazlasını vermesine ilişkin ifadenin doğru anlaşılmasına ışık tutulmaktadır. Âyeti -özetle- şöyle yorumlamak mümkündür: Şayet Allah dünya hayatında herkese zekâ, sağlık, yetenek, servet vb. nimetleri bol ve eşit biçimde vermiş olsa, dirlik düzenlikten söz edilemez, insanoğlu kendini geliştirme kaygısı taşımaz, düzenli bir çalışma hayatı, imkânların paylaştırılması için bir denge ve sistem arayışı (meselâ bir iktisat ilmi) olmaz, kısaca medeniyetler kurulamaz, dünyayı bir kaos sarardı. İyi ve kötü kriterine göre nzık verilmesi halinde ise insanın yaratılış amacı, hayatın ve ölümün var ediliş sebebi olan sınav ortamı teşekkül etmez, dünya hayatı anlamını yitirirdi. Âyet bu hususlara işaret yoluyla delâlet etmekle beraber, imkânların tevziindekî Ölçünün ne olduğu sorusunu açık biçimde cevaplamaktadır: Kullarının durumunu çok iyi bilen ve gören Yüce Allah nzkı kendi dilediği ölçüye göre vermektedir. Kul planında bu ölçüyü idrak mümkün değildir; ama kulun görevi, dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak imkânları elde etmek için elinden gelen bütün çabayı harcamak ve verilenleri en iyi biçimde değerlendirmekle yükümlü olduğu bilincini daima korumaktır. [64]



29. Elmalılı bu âyetin tefsirinde -özetle- şöyle der: Âyetin açık ifadesine göre göklerde de canlılar vardır; Mücahid de bu kanaattedir. Bazıları burada maksadın gökte uçuşan hayvanlar olduğunu belirtmişlerse de, âyeti böyle yorumlamak için bir zaruret yoktur (VI, 4242-4243). [65]



Meali



30. Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki O bir çoğunu da bağışlar, 31. Siz yeryüzünde O'nun gücünün önünde duramazsınız. Sizin için Allah'tan başka gerçek dost ve yardımcı yoktur. 32, Denizde (yelkenlerini) bayraklar gibi (açarak) süzülüp giden gemiler de O'nun kudretinin kanıtlanndandır. 33. O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. 34. Yahut yapıp ettiklerinden dolayı onları batırip içindekileri helak eder; birçoğunu da bağışlar. 35. Böylece âyetlerimize karşı mücadele verenler bilsinler ki kendileri için kaçacak yer yoktur. 36. Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Bunlar, iman eden ve rablerine dayanıp güvenenler içindir. 37. Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınırlar, öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar. 38. Rablerinin çağrışma uyarlar, namazı özenle kılarlar. İşleri aralarındaki danışma ile yürür. Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar. 39. Kendilerine haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar, 40. Bir kötülüğe ancak ona denk bir kötülükle karşılık verilebilir; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez. 41. Haksızlığa uğradığı için karşılık verenlere gelince, onlar aleyhine bir yol tutulamaz. 42. Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır. 43. Ama kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu güçlü irade gerektiren işlerdendir. [66]



Tefsiri



30. Musibet kelimesi "istenmeyen, kötü durumlar, felâketler" anlamına gelir. İnsanın başına gelen her musibetin kendi yapıp ettikleri yüzünden olduğu belirtilirken, gerek evrendeki fizik ve sosyal yasaları görmezden gelmesi ve gerekli Önlemleri atmaması gerekse Allah'a isyan teşkil eden davranışlarda bulunması sebebiyle dünyada karşılaştığı sıkıntı, acı ve felâketlerin kendi kusurunun bir sonucu olduğuna dikkat etmesijstenmektedir. Fakat başka âyetlerde hatırlatıldığı üzere bütün insanlar kusurlarının tamamından dolayı dünyada bire bir cezalandırılmış olsa dünya alt-üst olurdu; işte âyetin devamında Yüce Allah'ın bunların bir çoğunu affettiği, başka bazı âyetlerde de nihâî hüküm ve cezanın âhirete ertelendiği ifade edilmiştir.

Sabırlarının sınanması, ruhen olgunlaşmalarına, sevap ve yüksek mertebe elde etmelerine yahut günahlarının bağışlanmasına vesile kılınması gibi sebeplerle, kusuru ve günahı olmadığı halde bazı insanların sıkıntı ve felâketlere maruz bıra-kılabildiğini gösteren âyet ve hadislerde ise[67] burada belirtildiği anlamda yani son tahlilde o kişinin aleyhine sayılabilecek, gerçekten "kötü" olarak nitelenebilecek bir durum söz konusu olmadığı için, onlan burada kastedilen "musibet"in kapsamı dışında düşünmek uygun olur. Bu noktaya açıklık getirmek amacıyla birçok müfessir burada sadece günahkârlara hitap edildiği yorumunu yapmıştır. [68]Esed ise muhtemelen aynı kaygı ile yani Kur'an'ın diğer ifadeleri ve İslâmî öğretilerle çelişmeyen bir izah olması için buradaki "musİbefi öteki dünyada karşılaşılacak felâketler şeklinde yorumlamıştır (E, 989,990). [69]



31-35. İnsanın irade gücünü ve sahip olduğu yetenekleri yanlış yolda kullanması kendisi için kötü sonuçların doğmasına yol açar. Bu, madde âleminde geçerli olan kanunlar gibi bir kanun, bir kuraldır. Bu sonuçlardan kurtulmak için insanın ilâhî iradeye karşı bir mücadele vermeye kalkışması ise büyük bir densizlik ve boşuna ortaya konan bir çabadır.31. âyetin ilk cümlesi genellikle şöyle açıklanmıştır: Ne kadar güçlü olursanız olun, nasıl bir yola baş vurursanız vurun, yapıp ettiklerinize karşılık başınıza bir musibetin gelmesi mukadder ise ondan kaçamazsınız, bu konuda Allah'ı âciz bırakamazsınız, ilâhî iradeyi bertaraf edemezsiniz. [70] Âyette yer alan "yeryüzünde" kaydı mekân açısından da genelliği ifade etmek içindir. [71] "nerede olursanız olun" anlamındadır. [72]

32-34. âyetlerde Yüce Allah'ın kudretine karşı direnmenin anlamsızlığını kavratmak üzere kolayca gözlemlenebİlen bir tabiat olayına değinilmekte, gemilerin denizlerde yüzebilmesini sağlayan yasanın O'nun iradesinden kaynaklandığı hatırlatılmaktadır. 32. âyette geçen "a'lâm" kelimesinin "dağlar" anlamı esas alınarak âyetin bu kısmına genellikle "Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler" şeklinde mâna verilmiştir. [73] Mealde ise, bu tasvirin daha geniş biçimine yer verilen başka bir âyetteki mâna esas alınarak "denizde (yelkenlerini) bayraklar gibi (açarak) süzülüp giden gemiler"- anlamı tercih edilmiştir. [74] 33. âyette rüzgarın, gemilerin seyrine yardımcı olması özelliği ön plana çıkarılırken, 34. âyette -sırf rüzgar faktörüne bağlanmaksı-zın- dilediği takdirde Allah Teâlâ'nın gemilerde bulunanları helak edebileceği belirtilmiştir. Gemilerin hareketini sağlayan rüzgardan söz edilirken bir taraftan sabrın diğer taraftan da şükrün övülmesi dikkat çekicidir. [75]



36-39. Bireylerinin çoğu, başta inanç alanı olmak üzere birçok konuda bağnaz bir tutum sergiledikleri ve karanlık bir zihniyeti temsil ettiği için Câhil iye toplumu olarak nitelenen sosyal yapıda köklü bir değişim meydana getirerek insanlık için örnek bir nesil ortaya çıkarmayı hedefleyen Kur'an, bu âyetlerde, daha Mekke dönemindeyken, imanın aksiyona dönüşmesini istemekte, kişinin hem Allah'a karşı vecibelerini yerine getirirken hem de başkalarıyla ilişkilerini düzenlerken vazgeçemeyeceği bazı hayat düsturları vermektedir. Her şeyden önce insan bu dünyada sahip olduğu imkânlara kendi hünerinin ürünü olarak bakmamak, bunların kendisine "verilmiş" olduğunu İyi kavramalı, bunların geçici, Allah katındaki-lerin ise kalıcı olduğunu, kalıcı nimetleri hak etme yolunun da imandan ve Allah'a dayanıp güvenmekten geçtiğini unutmamalıdır. Bu yolda güvenli bir yürüyüş İçin esas alınması gereken bazı ilkelere 37-39. âyetlerde, övgüye layık müminlerin örnek davranışlarını tanıtma tarzında işaret edilmiştir: İnsan -başka birçok âyette belirtildiği üzere- şeytanın sürekli telkinleri altında olup günaha ve hayasızlığa zorlanmaktadır; iyi mümin günah konusunda kendisinden emin olan değil, iradesini kullanıp olabildiğince bunlardan -özellikle büyük günahlardan- kaçınmaya çalışan kimsedir. İnsan tabiatı gereği öfkelenebilir; erdemlilik asla öfkelenmemek değil böyle bir durumda öfkesine mağlûp olmamak, gerektiğinde özveride bulunabilmek ve bağışlayıcı davranabilmektir. [76] Rabbİnin çağrısına uymak yani Allah ve Resûlü'nün bildirdiklerine, başka faktörlerin etkisiyle değil, içtenlikle bağlılık göstermek, kulluk görevini ihmal etmemenin somut göstergesi olarak namazı özenle kılmak, meselelerin çözülmesinde istişare yolunu izlemek, kendilerine verilen imkânları başkalarıyla paylaşmaktan sevinç duymak, haksız saldırılara karşı ortak tavır almak da iyi müminin vasıfları arasında sayılmıştır. Öfkelendiğinde bağışlayıcı olmak bir erdem olduğu gibi haksız tecavüze karşı direnme de bir erdemdir. [77]



40-43. Müslümanların inanç özgürlüğü tanımayan putperest Mekkeliler'in ağır baskılan altında yaşadıkları ve henüz suçlunun kamu adına cezalandırılmasını sağlayacak bir örgütlenmeye sahip olmadıkları bir dönemde inen bu âyetlerde dahi müminler, başkasının hakkına saldırı niteliği taşıyan bir eyleme karşı gösterilen toplumsal ve bireysel tepkinin mahiyeti ve sonuçlan, yani bir bakıma suç ve cezanın fikrî temelleri üzerinde düşünmeye yöneltilmektedir. Yakın gelecekte medenî bir toplumun kurulmasına öncülük edecek olan Resûlullah'ın ashabı, bireyler ve toplumlar arası ilişkilerde önemli bir konuda, saldırıya karşılık verilmesi halinde haklılık sınırlarının aşılmaması, amaca uygunluk ve denklik ilkelerine riayet edilmesi hususunda fikren hazırlanmaktadır. Özellikle 39 ve 41. âyetler bazı mü-fessirlerce müslümanlar ile müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilerle sınırlandı-nlarak açıklanmış olmakla beraber, Taberî'nin ısrarla belirttiği üzere buralarda Yüce Allah herhangi bir ayırım ve sınırlandırma yapmaksızın, haksız saldırıya uğradığı için hakkım korumaya ve zâlime haddini bildirmeye çalışan herkesi övmüştür. [78]

Bütün insanlığa ışık tutan bu âyetlerde özetle şu hususlara dikkat çekildiği söylenebilir: İster sebepsiz yere İsterse bir kötülüğe karşılık verirken sınırı aşmak suretiyle olsun, başkalarına haksızlık edilmesi Allah'ın hoşnut olmadığı bir davranıştır. Şayet cezalandırma yolu seçilmişse, kötülüğü yapan kişi o eylemin kötülüğünü kendisine hissettirecek nitelikte ve ona denk bir karşılık görmelidir; ama konu şahsî bir hakla ilgiliyse bağışlama ve düzeltme yolunun seçilmesi hak sahibini ziyana sokmaz, onun Allah katındaki mükâfatı mahfuzdur. Öte yandan haksız saldırıyı önlemeye çalışmak ve meşru müdafaa ölçüleri içinde karşılık vermek, kınamayı ve cezayı gerektiren bir eylem değildir, hatta -yukarıda belirtildiği üzere- yerine göre bir erdemdir; fakat olabildiğince sabredip özveride bulunmak da büyük bir erdemdir. Bazı müfessirler bu âyetlerin tefsiri sırasında, bir haktan kamu otoritesi vasıtasıyla alınması hususunda fikir birliği bulunduğuna işaret ettikten sonra ihkak-ı hak (hak sahibinin bizzat hakkını alması) konusundaki görüş ayrılıklarına değinirler. [79] Esasen bu, -bu âyetlerden çok- başka deliller ışığında İncelenmesi gereken bir konudur. [80]



Meali



44. Allah kimi sapkmhğıyla baş başa bırakırsa, artık onun bir velîsi olmaz. Azapla yüz yüze geldiklerinde zalimlerin, "Geri dönmenin bir yolu yok mu!" diye feryat ettiklerini göreceksin. 45. Yine onların ona (ateşe) atılırlarken aşağılanmaktan ötürü başları eğik halde göz ucuyla etrafa baktıklarım göreceksin. İman edenler de "Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş meğer!" diyecekler. İyi bilinmeli ki zalimler sürekli bir azap içinde olacaklardır. 46. Onların Allah'a karşı kendilerine yardım edebilecek dostları yoktur. Allah'ın sapkmlığıyla baş başa bıraktığı kimse için artık kurtuluşa çıkan bir yol da yoktur. 47. Allah'ın hükmü gereği geri çevrilemez olan bir gün gelmeden rab-binizin çağrısına uyun. O gün ne bir sığınak ne de bir inkâr yolu vardır. 48. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse bil ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Şu bir gerçek ki, biz insana rahmetimizi tattırdığımız zaman ona sevinir; ama eğer yapıp ettiklerinden ötürü başlanna bir fenalık geliverse, işte o zaman insan pek nankör olur. 49. Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir. O dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. 50. Yahut erkek ve kız çocuklarını birlikte verir. Dilediğini de çocuksuz bırakır. Şüphesiz O her şeyi bilir, her şeye gücü yeter. 51. Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından yahut da bir elçi gönderip, izni ile, dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir. 52. İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur'an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir biliniyordun; ama şimdi onu dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin. 53. Göklerin ve yerin yegâne sahibi olan Allah'ın yolunu. İyi bilinmeli ki bütün işler dönüp dolaşır Allah'a varır. [81]

Tefsiri



44-48. Gösterilen açık kanıtlara rağmen inkarcılık yolunu seçtikleri için Allah'ın kendi sapkınlıklanyla baş başa bıraktığı kimselerin, âhirette bunun kötü sonuçlarıyla karşılaşınca ne hallere düşecekleri ve nasıl bir pişmanlık duyacakları, dünyadaki algılamalarımıza göre korku, gelecek endişesi, başkalarının önünde aşağılanmanın mahcubiyetini duyma gibi motifleri ön plana çıkaran canlı bir anlatım içinde tasvir edilmekte, ardından dönüşü olmayan gün gelmeden önce imanın aydınlık yoluna girilmesi için yeni bir çağrı yapılmakta; sonra Hz. Peygamber'e hitap edilerek, bunun da fayda vermemesi halinde kendisini bu sonucun sorumlusu gibi düşünmemesi istenmekte ve insanoğlunun yaratıcısına karşı bile nankör davranabileceğine işaret edilerek Resûlullah'a teselli verilmektedir.

âyette söz konusu edilen kimseler için bir velî, koruyucu bulunmayacağı yönündeki İfade, üstü kapalı biçimde, onların sapkınlıktan ve kötü akıbetinden kurtuluş vesilelerini de yitirmiş olacaklarını belirtmektedir. Çünkü "velî"nin temel özelliklerinden biri, velîsi olduğu kişiye yol göstererek ona yardımcı olmasıdır. Nitekim 46. âyette ve başka bazı sûrelerde bu mâna açık olarak ifade edilmiştir. [82] Aynı âyette geçen "... göreceksin" şeklindeki hitap, bir bakışa göre, belirli bir kişiye yönelik olmayıp azaba çarptırılacakların durumunu açık biçimde ortaya koymayı ve şaşkınlıklarına işaret etmeyi hedeflemekte, onların halinden ibret alınmasını iste
mektedir. Diğer bir bakışa göre ise burada Resûlullah'a hitap edilmekte ve gördüğü kötü muameleden, işittiği ağır sözlerden ötürü teselli edilmektedir. [83] âyetin "göz ucuyla etrafa baktıklarını" şeklinde çevrilen kısmı hakkındayapılan belli başlı açıklamalar şunlardır:

a) Yaşadıkları zilletten dolayı kısık gözlerle veya gözlerinin feri kaçmış bir halde baktıklarını,

b) Çok korktuklarından yahut içinde bulundukları kötü durumdan dolayı kaçamak bakışlar yaptıklarını,

c) Çektikleri acılar sebebiyle gözlerini iyice açamadıklarını,

d) Kör hasredilecekler! için kalpleriyle baktıklarını. Taberî bunlardan birincisini daha isabetli bulur; İbn
Atıyye ve Zemahşerî de sonuncu yorumu zorlama bir açıklama olarak nitelerler[84]

Müminlerin 45. âyette değinilen sözü dünyadayken söyledikleri de düşünülebilir. O takdirde meali şu şekilde değiştirmek uygun olur: "Zaten iman edenler de 'Kıyamet günü gerçek anlamda kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenler olacak!' diyorlardı". Öte yandan âyete şöyle bir mâna da verilebilir: "İman edenler de kıyamet günü, 'Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş!' diyecekler. [85] Bazı müfessirlere göre bu sözde geçen "kendilerini ziyan et-meleri"nden maksat bu kimselerin cehennem azabına maruz kalmaları, "kendilerine uyanları ziyan etmeleri"nden maksat ise şayet uyanlar da cehennemdeyse kendilerine yararlannın dokunmaması, şayet cennetteyse aralarına kesin bir engelin girmesidir. [86] "Kendilerine uyanlar" diye çevrilen kısımla, dünyadaki yakınları yahut cennete girmiş olsalardı orada beraber olabilecekleri yakınları da kastedilmiş olabilir. [87] İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu birçok âyet ve hadise dayanarak, -şayet imanlı olarak ölmüşlerse- günahkârların ebedî olarak cehennemde kalmayacağı kanaatine ulaşmışlardır. Bu görüşe katılmayan bazı âlimler 45. âyette yer alan "zalimlerin sürekli bir azap İçinde bulunacağı" ifadesini de delil gösterirler. Halbuki burada zalimlerden maksat inkarcılardır; zira Kur'an'da "zalim" kelimesi mutlak olarak kullanıldığında, bununla inkarcılıkta direnenler kastedilir, âyetin önü ve sonu da bu mânayı desteklemektedir. [88]

âyetin "Allah'a karşı" şeklinde çevrilen kısmını "Allah'tan başka" mânasında alarak "Orada onlara Allah'tan başka destek verecek yardımcılar bulunmaz; bütün söz ve tasarruf Yüce Allah'a aittir" şeklinde izah edenler de vardır. [89] fakat kanaatimizce Nesefî'nin "Allah'ın azabına karşı" şeklindeki açıklaması (V, 417) bağlama daha uygun düşmektedir; bu tercihe göre cümlenin anlamı şu olmaktadır: O'nun azabına karşı durabilecek, onu önleyebilecek hiçbir güç yoktur.

âyetin "Allah'ın hükmü gereği geri çevrilemez olan bir gün gelmeden önce" diye çevrilen kısmına "Onunla ilgili hükmü verdikten sonra Allah'ın geri çevirmeyeceği gün gelmeden önce" gibi mânalar da verilmiştir. Sözü edilen günden maksat ölüm anı veya kıyamet vaktidir. [90] Yine bu âyetin "ne de yaptıklarınızı inkâr edebilirsiniz" diye çevrilen kısmı -burada geçen "nekîr" kelimesi farklı mânalara açık olduğu için- "ne de bir yardımcı bulabilirsiniz", "ne de başınıza gelen kötü sonucu değiştirmeye gücünüz yeter", "ne de bir onura sahip olabilirsiniz" gibi mânalarla da açıklanmıştır. [91]



49-50. Bir önceki âyette insanoğluna ilâhî bir rahmet tattınldığında sevinip şımardığı, ama istemediği bir durumla karşılaşınca nankörlük ettiği belirtildikten sonra burada Kur'an'in geldiği dönemde ve toplumda bu tavrın çok açık bîr örneğine, çocuk sahibi olma ve çocukların cinsiyeti konusundaki anlayışa değinilmektedir. Câhiliye dönemi Arapları, çocuğun meydana gelmesi ve özellikle cinsiyetinin belirlenmesini Yüce Allah'ın irade ve kudretine bağlamak yerine insanlara nispet edercesine; bu konuyu övme, övülme, kınama ve kınanma sebebi sayıyorlardı. Esasen değişik toplumlarda görülegelen ve günümüzde de yer yer açık veya gizli biçimde insanlar üzerinde etkisini hissettiren bu telakki Kur'an tarafından mahkum edilmiştir. Müfessirlerin, bu âyetlerin ifade özelliklerinden hareketle ve daha çok kendi zamanlannın bilgi ve anlayışından etkilenerek yaptıkları yorumların çoğu burada verilmek istenen mesaj açısından aydınlatıcı görünmemektedir.

Bu âyetlerde biri inanç diğeri ahlâk alanıyla ilgili iki ana tema dikkati çekmektedir. İnançla ilgili olarak şu mesajın verilmek istendiği söylenebilir: Evrendeki hiçbir varlık ve oluş Yüce Allah'ın hükümranlığı dışında düşünülmemelidir; insanlar için büyük önem tanıyan çocuk sahibi olma ve çocuğun cinsiyeti konusunda -tıbbî müdahalelerin etkileri dahil olmak üzere- insan irade ve çabasının ürünü gibi görünen sonuçların da gerçekte ilâhî iradeden bağımsız olmadığı ve Allah Te-âlâ'nm koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştiği asla göz ardı edilmemelidir. Buna bağlı olarak verilmek istenen ahlâkî mesaj da şu olmaktadır: 49. âyetin lafızlarından açıkça anlaşıldığı üzere, ister kız ister erkek cinsinden olsun, doğan her çocuk Allah'ın bağışı ve armağanı olduğuna, erkek ve kız çocuklarına birlikte sahip olmak da kısır kalmak da ilâhî iradeye bağh bulunduğuna göre, çocuk sahibi olma veya olamama, kız veya erkek çocuğunun dünyaya gelmesi insanlar için bir övgü veya yergi konusu olmamalı, bir üstünlük ya da kusur gibi görülmemelidir. Kulun görevi, çocuk sahibi olmuşsa -bazı âyetlerde dünya hayatının süsü olarak nitelenen- bu armağanı veren Allah'a şükretmek, istediği veya gerekli meşru sebeplere tevessül ettiği halde çocuk sahibi olamamışsa -sınav alanı olan dünya hayatında insanların sağlık, vücut temliği vb. bütün nimetlerde eşit tutulmadıklarını dikkate alarak- sabretmektir. İnsanın çocuk sahibi olmayı ve bunun mutluluğunu yaşamayı arzu etmesi doğaldır ve din bunu kınamaz. Fakat ister bu ister başka konuda bir kimsenin gerçekleşmesini arzuladığı bir sonucu kendi hayatı ve mutluluğu için vazgeçilmez görmesi sonuçta kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu daha çok kendisinin bildiği iddiasında bulunması gibi bir anlam taşır. Böyle bir tutumun yanlışlığı ve İlâhî takdire rıza göstermeme anlamı taşıdığı ise açıktır. Bu yanlışlığa düşülmemesi için Kur'an'ın yaptığı uyanlardan biri şöyledir: "Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz ise bilemezsiniz. [92] Kaldı kî böyle bir durumda kişinin kendisini şartlandırıp gücü ve iradesi dışındaki bir sonucun meydana gelmesini isteme uğruna hayatını karartması yerine, sahip olduğu nimet ve imkânları başkalarıyla paylaşmaya çalışması, meselâ kimsesiz çocuklarla ilgilenmenin mutluluğunu yaşaması ve bunun ecrini Allah'tan beklemesi daha akılcı, hem dünya hem âhiret saadeti için daha elverişli bir yoldur. [93]



51. Cenâb-ı Allah'ın bir insanla ancak burada sayılan yollardan biriyle konuştuğu belirtilmekte, çok yüce ve engin hikmet sahibi olan Allah'ın kelâmının bir insanın hemcinsleriyle konuşması gibi tasavvur edilmemesi gerektiğine işaret edilmektedir. [94]



52-53. Müfessirlerin genel kanaatine göre 52. âyetin metninde geçen ruh ke-ümesİ mecazî bir anlamda ve Kur'ân-ı Kerîm için kullanılmış olup, asıl anlamıyla bağlantılı olarak "insana hayat veren ilâhî mesaj" şeklinde açıklanmıştır. Fakat bu kelimenin burada vahiy meleği Cebrail veya peygamberlik anlamında kullanıldığı kanaatini taşıyanlar da vardır. [95] Derveze'nin "Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre burada ruh kelimesiyle melek Cebrail kastedilmiştir" şeklinde verdiği bilgi (V, 196) kaynaklardaki bilgiyle uyumlu görünmemektedir[96]

Hz. Muhammed (s.a.) kendisine peygamberlik verilmeden önce de putperestlikten uzak duruyor, özellikle ahlâkî erdemleriyle yakın çevresinin dikkatini çekiyordu. Peygamber olduğunu açıkladıktan ve tevhid çağrısına başladıktan sonra ona karşı sert bir mücadele başlatan Mekke'nin ileri gelenleri kendisiyle çok çetin tartışmalara girmelerine rağmen onun daha önce kendileriyle birlikte putlara taptığı yönünde bir argüman ileri sürememiş ve ahlâkî üstünlüğüne gölge düşürebilecek en küçük bir ithamda bulunamamışlardı. Şu halde 52. âyetin "Sen kitap nedir, iman nedir biliniyordun" diye çevrilen kısmını bu olgu ışığında şöyle açıklamak uygun olur: Sen daha önce sana verilen kitabın içeriğini ve bütün iman konularını biliniyordun, bunların hakikatini idrak etmiş değildin. Nitekim bazı âyetlerde iman kelimesi "İslâmiyet, Allah'ın buyruklarına uygun olarak yapılan ameller ve yaşanan müslümanlık" anlamında kullanılmıştır. [97]Ayrıca, âyette "mümin değildin" denmemiş, "iman nedir biliniyordun" buyvmılmuştur. Burada geçen "bilme" anlamındaki "derâ" fiili, sıradan bir bilgiye sahip olmayı değil, bir konunun hakikatine vâkıf olmayı ve inceliklerini idrak etmeyi ifade eder. [98] Pek çok âyet ve hadiste aklın ve insanın doğasına yerleştirilmiş donanımların iyiyi kötüden ayırt etmedeki rolü ve önemi üzerinde durulur; fakat bu âyet göstermektedir ki insan (aklıyla evrendeki düzene hakim bir iradenin ve gücün varlığını tespit edebilir ve fıtrî özellikleriyle bir takım insanî değerlere ulaşabilirse de), Allah'a nasıl kulluk edileceği ve O'nun hoşnut olacağı hayat çizgisinin hangisi olduğu hususunda ancak vahyin rehberliğinde tam ve kuşatıcı bilgiye sahip olabilir; ilâhî dinlerin ortak amacı da aklın beşerî zaaflara yenik düşmemesi için onun önündeki yolu aydınlatmaktır.

Kitap "nur"a yani ışığa benzetilmiştir; çünkü o inkarcılığın ve cehaletin karanlığını giderip insanın yolunu aydınlatmakta, iman ve hidayete erişmeye vesile olmaktadır. Fakat bu sonuca ulaşabilmek için Allah'ın dilemesi şarttır ve Yüce Allah kendisine verilen irade gücünü yerli yerince kullanıp tercihini hak yol yönünde yapanları bu kapsama alacağını bildirmiştir. Hz. Peygamber de insanların bu yolu yani göklerin ve yerin hükümranı olan Allah'ın hoşnut olduğu yolu bulmaları ve ondan sapmamaları için görevlendirilmiştir.

Hiçbir şeyin Allah'ın bilgisi dışında kalamayacağı ve İnsanlığın uzun gibi görünen serüveni bittiğinde O'nun huzurunda verilecek hesaptan asla kaçılamaya-cağı yönündeki uyan île sûre sona ermektedir. "İşler" şeklinde çevrilen "umur" kelimesi burada, maddî ve manevî bütün varlıkları, iş, oluş, durum ve gerçekleri ifade eden geniş bir kapsama sahiptir. [99] İşlerin dönüp dolaşıp Allah'a varması daha çok mahşer günü verilecek hesap ile açıklandığından, Taberî "İnsanların dünyadaki işleri de bu kapsamda değil mi?" gibi hatıra gelebilecek soruya şu cevabı verir: Tabiî ki dünyada da bütün işler, keza insanların fiilleri de O'nun bilgisi ve iradesi dahilinde olup bitmektedir; fakat burada insanların ihtilaflarına bakan yargıçlar ve yöneticiler vardır, kendilerince bunlara bir çözüm bulmaktadırlar. Her ne kadar dünyada da bütün işler Yüce Allah'ın nihâî irade ve kudretine bağlı ise de kıyamet gününde O'ndan başka yargıç ve otorite olmayacağı, bütün işlerin sonu O;na varacağı, O'na arzedileceği için burada bu noktaya özel vurgu yapılmıştır (XXV, 47). [100]









































--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Atıyye, V, 25; İbn Âşûr*XXV, 23-24

[2] Bu konuda ve ilgili rivayetlerin taşıdığı zaaflar hakkında bk. Derveze, V, 159, 175-178,182-183,187489

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/627.

[3] İbn Âgûr, XXV, 23

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/627.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/627-628.

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/628-629.

[7] bilgi için bk. Bakara 2/1

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/629.

[8] Elmalık, VI, 4220

[9] Zemahşerî, III, 396

[10] İbn Âşûr, XXV, 23

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/629.

[12] Taberî, XXV, 7; Zemahşerî, III, 396-397; Şevkânî, IV, 602; İbn Âşûr, XXV, 29-30

[13] bk. Meryem 19/90. Teşbih hakkında bk. İsrâ 17/44; Nûr 24/41-42

[14] bk. îsrâ 17/44; Nûr 24/41

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/629-630.

[15] meselâ bk. A'râf 7/3,30; Hûd 11/20,113; îsrâ 17/97; Ankebût 29/41. Allah'ı dost edinmenin anlamı hakkında bk. Bakara 2/257; Nisa 4/125; En'âm 6/14

[16] bk.Âl-i İmrân 3/96-97; En'âm 6/92

[17] meselâ Zemahşerî, III, 397

[18] meselâ Râzî, XXVII, 147-148. Kur'ân-ı Kerîm'inArap dilinde indirilmiş olması konusunda bk. Yûsuf 12/2; Ra'd 13/37; Nahl16/103; Zümer 39/28

[19] Bunların izahı için bk. Bakara 2/213; Mâide 5/48; Yunus 10/19; Hûd 11/118; Nahl 16/93; "ümmet" kavramı hakkında bk. Bakara 2/128

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/630.

[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/631.

[22] Elmalıh, VI, 4224

[23] Şevkânî, IV, 603

[24] İbn Atıyye, V, 28; Şevkânî, IV, 603

[25] İbn Âşûr, XXV, 42

[26] Taberî, XXV, 11; Zemahşerî, m, 398

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/631-632.

[27] meselâ bk. Zemahşerî, III, 399; Râzî, XXVII, 150-154; Elmalılı, VI, 4225-4226. Allah'ın isim ve sıfatlan ve âyetteki bu ifadenin tevhid inancının temellendirilmesindeki rolü hakkında bk. Bekir Topaloğtu, "Allah", Dİ A, II, 481-493, özellikle 483. Bu konuda ayrıca bk. Bakara 2/255; Nisa 4/164; A'râf 143,180

[28] En'âm hakkında bk. Mâide 5/1; "yoktan var eden" diye çevrilen fâtır kelimesi hakkında bk. Fâtır 35/1; 12, âyette "anahtarlar" diye çevrilen "mekalîd" hakkında bk. Zümer 39/63; rızkın ilâhî iradeye bağlı oluşu hakkında bk. Rûm 30/37; Sebe' 34/36

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/632-633.

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/634.

[30] Bu âyette ve Ahzâb sûresinin 7. âyetinde bu peygamberlerden özel olarak söz edildiği için, bazı İslâm âlimleri Ahkaf sûresinde geçen "ülü'1-azm" tabiri ile, anılan beş peygamberin kastedildiği yorumunu yapmışlardır; bk. Ahkaf 46/35

[31] XXVII, 156. Din kavramı hakkında bilgi için bk. Bakara 2/256; Âl-i İmrân 3/19

[32] meselâ Taberî, XXV, 16

[33] meselâ bk. Beyzâvî, V, 401; Hâzin, V, 401

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/634-636.

[34] Bu eleştirinin muhatapları, âyetteki "ilim" kelimesiyle neyin kastedildiği hususunda bk, Bakara 2/213; ÂH İmrân 3/19

[35] bk. Taberî, XXV, 16-17; Zemahşerî, III, 400; Şevkânî, IV, 607

[36] bk. Zemahşerî, III, 400; İbn Atıyye, V, 30

[37] Allah tarafından verilmiş söz ve hükmün hemen verilmemesi hakkında bk. Yûnus 10/19

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/636-637.

[38] Zemahşerî, III, 400; Râzî, XXVII, 158; Hanîflik hakkında bilgi için bk. Bakara 2/135; Rûm 30/30-32

[39] Tirmizî, "Tefsîr", 57

[40] bilgi için bk. Mustafa Çağrıcı - Süleyman Uludağ, "İstikamet", DİA, XXIII, 348-349; ayrıca bk. Hûd 11/112; Fussilet 41/30

[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/637-638.

[42] Taberî, XXV, 18-19; İbn Aüyye, V, 31; Râzî, XXVII, 159

[43] V, 170-172; yakın bir yorum İçin bk. Ateş, VIII, 183-184

[44] bk. Hac 22/17

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/638-639.

[45] İbn Aüyye, V, 31; Zemahşerî, ffl, 401

[46] Taberî, XXV, 20

[47] Şevkâ-nî, IV, 608

[48] İbn Atıyye, V, 31; "adalet" hakkında bilgi için bk. Nisa 4/58,135; A'râf 7/159,181; Nah! 16/90

[49] tbn Âşûr, XXV, 68-69

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/639.

[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/640-641.

[51] bk. Bakara 2/201; Âl-i İmrân 3/145

[52] Şevkânî, IV, 610; Elmalık, VI, 4237

[53] niyet ve irade konusunda ayrıca bk. Bakara 2/7,284; Nisa 4/117; Âl-i İm-râtı 3/145

[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/641-642.

[55] İbnAşûr, XXV, 76

[56] meselâ bk. Zemahşerî, IH, 401-402; Râzî, XXVII, 163; âyetin ikinci cümlesinin İzahı için bk. 14-15. âyetlerin tefsiri

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/642.

[57] Taberî, XXV, 25-26; Şevkânî, IV, 611

[58] İbn Âşûr, XXV, 83-84; bu konudaki rivayetler ve bazı değerlendirmeler için bk. Taberî, XXV, 22-26; Şevkânî, IV, 611, 613-615

[59] Elmalık, VI, 4242

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/643.

[60] Elmalılı, VI, 4242

[61] İbn Atıyye, V, 34-35; İbn Âşûr, XXV, 85-87

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/643-644.

[62] âhirette bu tür haklarla Allah'ın huzuruna gelenlere ilişkin bir tasvir için bk. Müslim, "Bir", 15

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.

[63] Taberî, XXV.29

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.

[64] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.

[65] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.

[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/645-646.

[67] bk. Zemahserî, III, 405; Süleyman Uludağ, "Belâ", DM, V, 380

[68] Zemahserî, III, 405; Beyzâvî, V, 412-413

[69] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/646.

[70] Taberî, XXV, 33

[71] İbn Âşûr, XXVII, 104

[72] Hâzin, V, 413

[73] Zemahşerî, İÜ, 406; İbn Atiyye, V, 37-38

[74] bk. Rahman 55/24

[75] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/646-647.

[76] Bu konuda bk. Âl-İ İmrân 3/134

[77] Şevkini, IV, 618-619. Günah çeşitleri ve büyük günah hakkında bilgi için bk. Nisa 4/31. "Hayasızlıklar" diye çevrilen ve "fahişe" kelimesinin çoğulu olan "fevâhi ş", "çirkin işler, kötülükler" şeklinde de tercüme edilebilir, bilgi için bk. Âl-İ İmrân 3/135; En'âm 6/151; Şûra ve istişare hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/159

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/647-648.

[78] XXV, 37-38,39-40. Gerek ceza hukuku alanındaki gerekse haksız fiillerle verilen zararlann tazmini konusundaki fıkhî hükümlerin birçoğunun belirlenmesinde 40. âyetin önemli bir dayanak teşkil ettiği hakkında bilgi için bk. Râzî, XXVII, 178-181

[79] meselâ İbn Atıyye, V, 39-40

[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/648-649.

[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/650.

[82] bk. Ra'd 13/33; Zümer 39/23,36; Gâfır 40/33; İbn Âşûr, XXV, 125

[83] İbn Âşûr,XXV, 125

[84] Taberî, XXV, 41-42; İbn Atıyye, IV, 41; Zemahşerî, IH, 408; Şevkânî, IV, 621

[85] Zemahşerî, III, 408

[86] Şevkânî, IV, 621

[87] İbn Atıyye, IV, 41

[88] Râzî, XXVII, 182

[89] Şevkânî, IV, 621

[90] Şevkânî, IV, 621 -622

[91] Taberî, XXV, 43; Şevkânî, IV, 622

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/650-652.

[92] Bakara 2/216

[93] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/652-653.

[94] Vahyin mahiyeti, çeşitleri ve bu âyette sayılan yolların açıklaması için bk. GİRİŞ; Allah'ın konuşması hakkında bilgi için bk. Bakara 2/253; Nisa 4/164; A'râf 7/143

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/653-

[95] Hâzin, V, 419

[96] bk. Taberî, XXV, 46; Zemahşerî, m, 409-410; İbn Atıyye, IV, 44

[97] meselâ bk. Bakara 2/143

[98] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, "dry" md.; İbn Âşûr, XXV, 152-153

[99] İbn Âşûr, XXV, 156

[100] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/654-655.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #77  
Eski 03-08-07, 19:40
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

41

Fussilet Sûresi

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

61

Âyet Sayısı :

54

Nüzulü


Mushaftaki sıralamada kırkbirinci, iniş sırasına göre altmışbirinci sûredir. Mü'min(Gâfir) sûresinden sonra, Şûra sûresinden önce Mekke'de inmiştir. "Hâ mîm" harfleriyle başlayan ve arka arkaya gelen yedi sûrenin ikincisidir.[1]



Adı



Sûrenin adı, Kur'an'm, âyetleri apaçık anlaşılır hale getirilmiş Arapça okunan bir kitap olduğunu belirten 3. âyet İle 44. âyette geçmektedir. Başındaki "hâ mîm" harfleri ve 37. âyetindeki secde buyruğu dolayısıyla Buhârî ve Tirmizî'nin hadis mecmualarında sûrenin adı "Hâ mîm es-secde" olarak kaydedilmiştir. Kısaca Secde Sûresi olarak anıldığı gibi 10. âyetteki "akvât" ve 12. âyetteki "mesâbîh" kelimeleriyle ve daha başka isimlerle de anılmaktadır. [2]



Konusu



Kur'an'm, Rahman ve Rahîm olan Allah'ın katından indirilmiş bir kitap olduğunu belirten açıklamayla başlayan

sûrede, Mü'min sûresinde olduğu gîbi büyük ölçüde iman konulan işlenmiş ve bu bakımdan Mekke putperestlerinin durumu; Peygamber, Kur'an ve İslâm karşısındaki inkarcı, inatçı ve baskıcı tutumları, özellikle Kur'an karşısındaki peşin hükümleri ve onun sesini boğma gayretleri, nihayet bütün bu davranışlarıyla nasıl bir akıbeti hak ettikleri üzerinde durulmuş; yer yer geçmişteki bazı kavimlerin, kendi dinleri ve peygamberleri karşısındaki haksız tavırlanyla bu yüzden başlarına gelen felâketlere dair uyancı mahiyette kısa bilgiler verilmiştir. Sûrenin özellikle 30-36. âyetlerinde Kur'an'm, Allah'a iman temeline dayanan, daima dürüst olunmasını, insanlar arasında sıcak dostluğa, banş ve uzlaşmaya dayalı ilişkiler kurulmasını amaçlayan ahlâk öğretisi özetlenmiştir. [3]



Fazileti



İbn Âşûr'un Beyhakî'den naklettiğine göre (XXIV, 227) Hz. Peygamber'in Tebâreke (Mülk) ve Hâ mîm es-secde (Fussilet) sûrelerini okumadan uykuya yatmadığı rivayet edilmiştir. [4]



Meali



Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... İ. Hâ-mîm. 2. Bu, Rahman ve Rahîm olan Allah'ın katından indirilmiştir; 3-Bilen bir topluluk için âyetleri apaçık anlaşılır hale getirilmiş Arapça okunan bir kitaptır. 4. Müjdeleyin ve uyarıcı olarak indirilmiştir ama çokları yüz çevirdi, artık onu işitmezler. 5. Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da bir ağırlık var; seninle bizim aramızda bir perde bulunmaktadır. Sen yapacağım yap, biz de yapıyoruz!" 6. De ki: "Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedihniştir, doğru O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay haline! 7. Ki onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler. 8. İman edip erdemli işler yapanlara gelince, onlar için eksilmeyen bir mükâfat vardır." [5]



Tefsiri



1. Bazı sûrelerin başında gelen bu tür harflere "hurûf-ı mukattaa" denir.[6]



2-4. "İndîrilen"den maksat Kur'ân-ı Kerîm veya özellikle bu sûredir. Muhataplara bu hatırlatmanın yapılmasının sebebi, okunanın İlâhî kelâm olduğunu bilerek onu lâyık olduğu şekilde derin bir saygıyla dinlemeleri gerektiğini onlara hissettirmektir. Ayrıca bu ifade, bilhassa Kur'an'ın Allah tarafından indirildiğini kabul etmeyen, onu Hz. Muhammed'in yakıştırdığını ileri süren inkarcılara cevap teşkil etmektedir. Bu cevapta Kur'an'in başlıca şu özelliklerine dikkat çekildiği görülüyor:

Kur'an, Allah katından indirilmiştir, ilâhî vahiydir; onun Hz. Muhammed'in kendi sözü olduğu İddiası tamamen asılsızdır.Kur'an, Allah'ın Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisidir, dolayısıyla insanlık için bir rahmet ve lütuftur. O bir "kitap"tır, yani sadece söylenip geçen bir söz değil, aynı zamanda yazıya geçirilerek korunması gereken ve korunan ölümsüz bir belgedir.

"Âyetleri açık açık ortaya konmuştur." Râzî, bu kısmı açıklarken özetle şöyle der: Kur'an'ın âyetleri değişik konulara ayrılmıştır, farklı anlamlar taşımak tadır. Şöyle ki: Bazı âyetler Allah'ın zâtını tanıtmakta, sıfatlarını açıklamakta; ilim ve kudretinin, rahmet ve hikmetinin mükemmelliğini; göklerin, yerin ve yıldızla rın yaratıljşuıdaki, geceyle gündüzün birbirini izlemesindeki sırları; bitkiler, hay vanlar ve insanlardaki hayranlık verici özellikleri anlatmaktadır. Bazı âyetler, ruhlara ve bedenlere ait yükümlülükler hakkında bilgi vermekte; bazıları âhiretle ilgili vaad ve uyan, sevap veceza konularında, cennet ve cehennem ehlinin derecele
hakkında açıklamalar İçermektedir. Bazı âyetlerde öğüt ve uyarılar, bazılarında ahlâk güzelliğine ve ruh terbiyesine dair konular işlenir; bazıları da eski topluluk ların tarihlerinden söz eder. Kısacası, insafla düşünen herkes kabul eder ki insan lığın elinde, çeşitli bilgilerin ve birbirinden çok farklı konuların yer aldığı
Kur'an'ın benzeri başka bir kutsal kitap yoktur (XXVII, 94).

Kur'an'ın dili Arapça'dır; bunun da asıl sebebi, İslâm Peygamberi'nin Arap asıllı, hitap ettiği ilk topluluğun da Araplar oluşudur. Nitekim "İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (gerçekleri) açık açık anlatsın"[7] buyurulmuştur [8]

Kur'an, özünde kusursuz bir ilâhî hakikat, rahmet ve rehber olmakla birlikte ondan doğru olarak ve gerektiği kadar yararlanabilmek için olabildiğince zihinsel donanıma sahip olmak, samimi bir niyetle hakikat ve fazilet arayışı içinde bulunmak gerekir. 4. âyette belirtildiği gibi "çokları" yani inkarcılar. [9] peşin bir hükümle Kur'an'a sırt çevirdikleri, onu dinlemedikleri, açıklama ve uyanlarını dikkate almadıkları için Kur'an'dan nasiplerini alamazlar; hatta "Kur'an zâlimlerin (İnancı, niyeti ve ahlâkı bozuk olanların) ancak hüsranını arttırır"[10]

Kur'an müjdeci ve uyarıcıdır; sadece bilgi vermez, sadece görev de yüklemez; aynı zamanda hakikati arayan, hak olana inanmaya ve hakka göre yaşamaya niyeti olanlara, aradığını bulduğunda da ona sımsıkı sarılanlara güzel bir akıbet, mutluluklarla dolu ebedî bir hayat müjdeler; bâtıla sapanları; İnkâr, haksızlık ve ahlâksızlık peşinde olanları da acı bir akıbetle ve ağır cezalara çarptırılmakla tehdit edip uyarır.

Bazı tefsirlerde 3. âyetteki "bilen bir topluluk" İfadesiyle Arapça bilen i)k Kur'an muhataplarının kastedildiği belirtilir. [11] Ancak bu İfadenin, "dinleyip anlamasını bilen, Kur'an'dan doğru olarak ve gerektiği kadar yararlanabilmek için olabildiğince zihinsel donanıma sahip olması yanında dürüstçe hakikat ve fazilet arayışı içinde bulunan topluluk" şeklinde anlaşılması Kur'ân-ı Kerîm'in ifade ve üslup tarzına daha uygun düşmektedir.[12]



5. İbn Âşûr'un da işaret ettiği gibi (XXIV, 233) Araplar kalp kelimesini akıl anlamında kullanırlardı; Kur'ân-ı Kerîm'de de bu kelime ve çoğulu (kulûb) genellikle akıl anlamında kullanılmıştır.

Hz. Peygamber Mekke putperestlerine Kur'an'ı tebliğ ederek onları Allah'ın birliğine inanmak, sadece O'na kulluk etmek, bencil duygulardan ve haksız davranışlardan arınarak insanlara iyilik etmek gibi ilkeleri benimseyip yaşamaya davet ediyor; fakat muhataplarının çoğu, âyette belirtilen küstahça ifadelerle bu daveti reddediyorlardı. Bunu yaparken ileri sürdükleri gerekçe oldukça ilginçtir. Zira onlar, "Davetini, bize tebliğ ettiklerini düşündük taşındık, ama inandırıcı bulmadık, onun için de reddediyoruz" demiyorlardı. Aksine, tebliğ ettiği şeylere kalplerinin, akıllarının kapalı, kulaklarının tıkalı olduğunu söylüyorlardı. Şu halde onlar, gerçeği arayan samimi bir insanın iyi niyetli tavnyla kendilerine okunan Kur'an'a kulak verip dinlemeye, anlamları üzerinde akıllarını kullanıp zihin yormaya bile gerek görmemişlerdir. Râzî'ye göre sûrenin asıl amacı,bunu eleştirmek, bu zihniyetin yanlışlığını ve tehlikesini ortaya koymak, muhatapları buna ikna etmektir (XXVII, 133).

Özetle, ilk âyetlerde ifade buyurduğu üzere Kur'an Allah'ın Rahman ve Ra-hîm isimlerinin tecellisi olarak ilâhî rahmetin insanlar üzerine doğuşudur; onun "âyetleri Arapça bir okunuşla (Arapça olarak) ayrıntısıyla açıklanmıştır." Fakat ondan gerektiği gibi yararlanmak için bunu istemek, dolayısıyla ona samimiyetle kulak vermek ve tebliğleri üzerinde akıl yoluyla değerlendirme yapmak gerekir. Bu, anlamanın ve inanmanın vazgeçilmez şartıdır. Mekke putperestleri ve Kur'an'a karşı tavır alan bütün inkarcıların temel yanlışı İse bu şarta uymamalarıdır.

"Sen yapacağını yap, biz de yapıyoruz!" şeklinde çevirdiğimiz cümle iki şekilde açıklanmaktadır: a) Sen kendi dinînin gerektirdiğini yap, biz de kendi dinimize göre yaşayacağız; b) Sen bize karşı elinden geleni yap, biz de seni başarısız kılmak için elimizden ne gelirse yapacağız. [13] Bize göre ikinci yorum Mekke putperestlerinin karakterlerine daha uygun görünmektedir. [14]



6-7. Yukarıdaki tutumu sergileyenleri Kur'an'in gerçeklerine inandırıp gereğince davranmalarını sağlamak için yapılacak bir şey olmadığına işaret edilmekte; Kur'an'ın Allah kelâmı, dolayısıyla Hz. Muhammed'in de peygamber olduğunu kesinlikle reddeden putperest Arapîar'a cevap verilmektedir. Buna göre -yukarıdaki âyetler de dikkate alındığında- Resûlullah'ın onlara şu gerçeği bildirmesi istenmektedir: İnanıp kabul etmenin temel şartı, kulağıyla dinleyip aklıyla değerlendirmektir; bu olmadan İnanma gerçekleşmez, İnanmayana Peygamber'in dahi yapabileceği bir şey kalmaz. Çünkü Peygamber bir beşer olup inanmayanları zorla inandıracak bir güce sahip değildir, böyle bir görevi de yoktur. Ona sadece vahiy gelmekte, doğrular ve yanlışlar, iyilikler ve kötülükler hakkında bilgiler verilmekte; muhataplarını Allah'a yönelmeye ve kötülükleri için O'ndan bağış dilemeye davet etmektir; insanların bunları kabul veya reddetmeleri ise kendi isteklerine ve gereken şartlan yerine getirmelerine bağlıdır. Son noktada hidayeti nasip etmek de ondan mahrum bırakmak da Allah'a aittir. İbn Âşûr'a göre burada, "Sen yapacağını yap, biz de yapıyoruz!" diyerek Resûlullah'a meydan okuyan putperestlere karşı, "Ben sîze karşı ne yapabilirim; ben Allah'ın bir elçisiyim, sizin hesabınızı görecek olan ise Allah'tır" şeklinde dolaylı bir uyarı, ayrıca "İnsandan peygamber mi olurmuş!" şeklindeki itirazlarına da bir cevap vardır (XXIV, 236-237).

Şevkânî'ye göre 6. âyet, Peygamber'in söylediklerine karşı akıllarının örtülü, kulaklarının tıkalı olduğunu söyleyen inkarcılara, "Bana vahiy gelmesi dışında ben de sizden biriyim; sizden farklı bir türden gelmiyorum (dolayısıyla farklı bir dil konuşmuyorum) ki söylediklerime karşı akıllarınız örtülü, kulaklarınız tıkalı olsun, beni aramızda anlamanızı engelleyen perdeler bulunsun. Sizi akla sığmayan şeylere çağırmıyorum, sadece tevhide davet ediyorum" şeklinde bir cevap anlamı taşımaktadır (IV, 579).

7. âyetin metnindeki "zekât" kelimesini farz olan zekât olarak anlayanlar olmuşsa da (meselâ bk. Taberî, XXIV, 93), müfessirlerin çoğu, zekâtın Medine'de farz kılındığını hatırlatarak Mekke'de inen bu sûrede ondan söz edilmiş olamayacağını belirtirler. Bazı müfessirler, zekât kelimesinin "arınma" anlamına geldiğini dikkate alarak âyetin bu kısmını "Nefislerini armdırmayanlar" şeklinde açıklamışlar, bu arındırmanın da öncelikle "Lâ ilahe illallah" diyerek müslünıan olmak, böylece şirk ve inkâr kirinden temizlenmekle gerçekleşeceğini ifade etmişlerdir. İbn Atıyye bu hususta şöyle der: "İbn Abbas ve âlimlerin çoğunluğu (cumhur), bu âyetteki zekât kelimesinin 'Lâ ilahe İllallah' cümlesini söylemek olduğunu belirtirler... Bu yorum, âyetin Mekke'de İndiği, zekâtın ise Medine'de farz kılındığı bilgisine dayanır. Bu durumda âyetteki zekât, kalbin ve bedenin şirk ve günahlardan anndınlmasıdır. Mücahid ve Rebî bu görüştedirler. Dahhâk ve Mukatil'e göre İse burada zekâtın anlamı, ihtiyaç sahiplerine ibadet maksadıyla malî yardımda bulunmaktır" (V, 5). Bize göre de en isabetli yorum bu sonuncusudur.

Müşriklerin pek çok kötü özellikleri varken âyetin, mal yardımından kaçınmalarını özellikle zikretmesinin sebebini Zemahşerî şöyle açıklar: "Çünkü insanın en çok sevdiği şey malıdır; mal canın yongasıdır. İnsan onu Allah rızası için harcaya-biliyorsa bu onun, (inancındaki) kararlılığının, istikamet sahibi oluşunun, iyi niyetinin ve içtenliğinin en güçlü delilidir. Nitekim Allah Teâlâ, 'Mallarını Allah rızâsını dileyerek ve içlerinden gelerek harcayanların misali, tatlı bir yamaçta bulunan, üzerine bolca yağmur yağan, bu sebeple ürününü iki misli veren bir bahçedir'[15] buyurmuştur. Âyette bu kişilerin inançlarında kararlılık gösterdikleri ve bunu mallarım infak ederek kanıtladıkları anlatılmaktadır. Vaktiyle müslüman olmakla birlikte henüz Kalpleri İslâm'a ısınmamış olanlardan (müellefe-i kulûb) bîr kısmı daha sonra önemsiz maddî menfaatlerle kandırıldılar, böylece dine bağlılıklarını kaybettiler; keza Hz. Peygamber'in vefatından sonra İslâm'dan dönenler de (ehl-i ridde) önce zekât vermemek için birlik oluşturdular ve bu yüzden onlara karşı savaş açıldı, çarpışıldı. Ayrıca zekât toplamak üzere müslümanlara görevliler gönderildi, zekât vermekten kaçınmaya kalkışanlar şiddetle uyarıldı, öyle ki zekât vermemek müşriklerin özelliklerinden biri olarak kabul edildi, (konumuz olan âyette de zekât vermemek) âhireti İnkâr etmekle birlikte anıldı"

Kureyş kabilesi hacılara yemek yedirirlerdi; fakat Hz. Muhammed'e inananları bundan mahrum bırakmaya kalkıştılar. Âyetin bu davranışı eleştirdiği de söylenmektedir. [16]



8. Yukarıda inkarcıların başlıca olumsuz tutumları anılıp eleştirildikten sonra burada da müminlerin inançtan, güzel davranışları ve mutlu akıbetleri özetlenmektedir. Bazı tefsirlerde bu âyetin, mazeretleri nedeniyle dinî vecibelerini gerektiği gibi yerine getiremeyen hasta ve sakat müslümanlar hakkında indiği bildirilmektedir. Buna göre mazeretleri sebebiyle bazı kişilerin ibadetleri eksik de olsa Allah onlara ecirlerini tam verecektir. [17]



Meali



9. De ki: "Arza iki evrede yaratanı inkar edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı, âlemlerin Rabbi olan Allah'tır." 10. Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- uygun Ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört evrede oldu. 11. Dahası O, duman halinde olan semâya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, "İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!" buyurdu. "Boyun eğerek geldik" dediler. 12. Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semâyı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. [18]



Tefsiri



9. " İki evre" olarak çevirdiğimiz âyet metnindeki "yevmeyn" kelimesinin sözlük anlamı "iki güiTdür. Ancak, henüz dünyanın yaratılmadığı bir dönemde, bildiğimiz anlamda gün ve geceden de söz edilemeyeceği açıktır. Nitekim Kur'an'da, "Bilinmeli ki, rabbinin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın binyılı gibidir"[19] buyurularak insanlardaki zaman kavramının göreli olduğuna, ilâhî tasarrufla ilgili zaman kavramlarının, binlerce seneyle ifade edilebilecek evreleri gösterdiğine işaret eder. [20]

Taberî âyetin son cümlesini şöyle açıklar: "Arzı iki evrede yaratan güç, insü cînnİn ve diğer varlık türlerinin mâliki, kendisinden başka bütün varlıklar da onun memlûküdür. Bu durumda O'nun nasıl dengi bulunabilir? Hiçbir şeye muktedir olmayan âciz memlûk, kendisi üzerinde mâlik ve kadir olana denk olabilir mi?" (XXIV, 95). Râzî'nin de belirttiği gibi (XXVII, 102) Araplar, evrenin yaratılışıy-la ilgili olarak Tevrat'ın başlarında [21] verilen bilgilerden haberdar olup orada anlatılanların gerçek olduğuna inanıyorlardı. Ayette onların bildikleri ve kabul ettikleri gibi arzı belirtilen sürede yaratan güce denk tutulmaya değer hiçbir varlık olamayacağı ifade edilmekte, dolayısıyla putperest Araplar'ın Allah'a ortak koşmakla içine düştükleri çelişki ortaya konmaktadır. Aslında putperest Araplar Allah'ın varlığına inandıklarını söylüyorlardı. Ancak onlar bazı alelade varlıklara da tanrılık işlev ve nitelikleri yüklüyor, Allah'tan beklemeleri gereken yardımı onlardan bekliyor ve bunun için de onlara tapıyorlardı. Ayrıca insanların yeniden yaratılıp bu dünyadaki inanç ve davranışları konusunda yargılanmalarını ve diğer âhiret hallerini kabul etmemekle Allah'ın bütün bunları gerçekleştirmeye muktedir olduğunu inkâr etmiş; dolayısıyla Allah'ın insanları bazı ödevlerle yükümlü kıldığına ve sorumlu tutacağına da inanmamış oluyorlardı. İşte bütün bu telakkiler, her yönden eşsiz benzersiz olan, dengi ve ortağı bulunmayan gerçek Tanrı inancıyla çeliştiği İçin âyette putperest Araplar'ın bu telakkileri bir tür inkâr olarak değerlendirilmiş; bu ve bundan sonraki âyetlerde kendisine inanılması gereken Allah'ın azametine, üstün İlim, irade ve kudretine delâlet eden bazı örnekler verilmiştir. [22]



10. "Arzın bereketli kılınması", özetle hayatın devamı için gerekli olan hava, su, besin vb. imkânlara elverişli şartların oluşturulmasıdır. İbn Abbas'a nispet edilen bir yorumda buradaki bereket, "nehirlerin açılması, dağların, ağaçların, meyvelerin yaratılması, çeşitli hayvan türlerinin geliştirilmesi, yaşayanların ihtiyaç duyduğu bütün imkânların oluşturulması" şeklinde açıklanmıştır. [23] Esasen âyetin devamı da bu anlamı vermektedir.

Bir yoruma göre âyetteki besinlerden maksat, arz üzerindeki dağlar, nehirler, ağaçlar, kayalar, madenler gibi arzın yararlı oluşunu sağlayan değerli şeyler; diğer bir yoruma göre de özellikle insanlar için gerekli olan gıdalardır. Âyet metninde besinlerin arza izafe edilmesinin sebebi ise bunların arzda bulunması, oradan elde edilmesidir. [24]

Şevkânî'ye dayanarak (IV, 581) "(bunlara) ihtiyacı olan varlıklar" diye çevirdiğimiz "sâilîn" kelimesi, varlığım sürdürmek için besin vb. maddelere muhtaç olan yer yüzü varlıkları; "eşit derecede" diye çevirdiğimiz "sevâen" kelimesi ise "eksiksiz fazlasız, tam yeteri kadar, her varlığın ihtiyacı ölçüsünde" şeklinde açıklanmıştır. Bir yoruma göre "sevâen" kelimesi "dört gün"ün sıfatıdır. Buna göre âyetin ilgili kısmı "tamı tamına dört gün" anlamına gelir. [25] "Uygun ölçülerle yarattı" diye çevirdiğimiz "kaddere" fiilinin asıl anlamı "ölçme, takdir etme"dir; tefsirlerde bu bağlamda "belirledi, yarattı, elverişli hale getirdi, -İbn Mes'ud mushafindaki "kasseme" okunuşu da dikkate alınarak- "paylaştırdı" gibi değişik şekillerde açıklanmıştır. Taberî'nin de bu açıklamaları aktardıktan sonra belirttiği gibi (XXIV, 97) âyet, Allah Teâlâ'nın, bütün yeryüzü varlıklarına ihtiyaçları olan her konudaki ihsanlarını içine alacak şekilde geniş kapsamlıdır. O, her varlığa yarayışlı olan besinleri lütfetmiş; bir ülkede vermediğini başka ülkede, karada vermediğini denizde vermiştir. Bütün bu hikmetli, anlamlı ve amaçtı işler, ancak üstün bir kudretin varlığına ve birliğine delalet eder; O var olduğu, bîr olduğu içindir ki bu varlıklar, bu hayat ve bu hikmetli düzen vardır.

Allah'ın, bütün yarattıklarının ihtiyacını karşılayacak Ölçülerde var ettiği nesneleri, bazı fert ve grupların tekellerine almaları veya israf ve zayi etmeleri, diğerlerinin haklarına tecavüzdür. Bu sebeple israf ve ihtikâr yasaklanmış, infak emredilmiştir.

Tefsirlerde âyetteki "dört evre"nin, 9. âyette geçen iki evreyi de kapsadığına dikkat çekilir. Bu nedenle ilgili bölümü, "(Bütün bunlar) dört evrede oldu" şeklinde çevirmeyi uygun bulduk. [26]



11. "Geliniz" anlamındaki "i'tiyâ" fiili tefsirlerde göklerin ve yer kürenin yaratılmasını, oluşmasını (tekvin) sağlayan ilâhî buyruk olarak mecazî anlamda yorumlanmıştır. Bu sebeple söz konusu fiili "(varlık sahnesine) gelin" şeklinde çevirdik. Nitekim âyetteki "duhân" kelimesi de bu buyruğun kozmik yaratılışı sağlayan bir buyruk olduğunu göstermektedir. Sözlükte "duman" anlamına gelen duhân kelimesi tefsirlerde "su buharı" olarak yorumlanmıştır[27] Bu yorum yanında bilimsel gelişmeler de dikkate alınarak söz konusu kelimenin hidrojen gazı olarak yorumlanması[28] bugünkü bilgilere göre isabetli görünmektedir.

Önceki iki âyette yerkürenin yaratılışından ve nimetlerle donatılmasından söz edilmişti. Ancak bu âyetteki, "Ardından ona (semâya) ve arza, 'İsteyerek veya istemeyerek varlık sahnesine gelin!' dedi" cümlesi, arzın semâdan önce yaratılmadığını göstermektedir. Şu halde 11. âyetin başındaki "sümme" edatı sözlükte "sonra" anlamına gelmekle birlikte -Şevkânî (IV, 582) ve İbn Âşûr'un (XXIV, 245) da haklı olarak belirttikleri gibi- bu bağlamda zaman yönünden sonralığı değil, semânın yaratılmasının, arzın yaratılmasına göre daha büyük bir önem taşıdığını göstermektedir. Bu yüzden "sümme" kelimesini, "dahası" şeklinde çevirmeyi uygun bulduk.

"Boyun eğerek geldik dediler" cümlesi, yaratılışın her alanında olduğu gibi göklerin ve yerin yaratılmasında da Allah'ın irade ve kudretinin mutlak surette geçerli olduğunu, buyruğunun gerçekleşmemesi diye bir durumun düşünülemeyeceğini İfade eden temsilî bir anlatım olarak da yorumlanmıştır. [29]



12. "Yedi gök" deyiminin evrendeki birçok kozmik sisteme delâlet ettiği düşünülebilir. [30] "Her göğe işlevinİ ilham etti" cümlesi, kozmik sistemlerin Allah'ın iradesiyle kurulup işlediğine işaret eder. "Biz, yakın semâyı kandillerle donattık" anlamındaki cümle ise gök yüzünün, çıplak gözle izlenebilen yıldızlarla bezeli görüntüsünün tasviridir. "İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir" anlamındaki son cümle, kozmik varlıklardaki bu oluş ve düzenin bir tesadüf ürünü olmadığını; kesinlikle her şeye gücü yeten, her şeyi bilen yüce bir yaratıcının takdiriyle yani bilinçli, ölçülü ve amaçlı yaratmasıyla gerçekleşebileceğini dile getirmektedir.

Klasik tefsirlerde semânın "korunması", Yüce Allah'ın manevî âlemde herhangi bir şeytanî güce karşı meleklere verdiği bilgileri ve özellikle vahyi koruması olarak yorumlanmaktadır. [31] Bu ifade, Allah'ın evrende kurduğu kozmik düzeni koruyup devam ettirmesi olarak da anlaşılabilir. [32]



Meali



13. Eğer onlar yine de yüz çevirirlerse de ki: "Sizi, Âd ve Semûd'un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyarıyorum." 14. Hani onlara peygamberler gelip (ikna etmek için) her yolu deneyerek "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin" demişlerdi. Ama onlar, "Rabbimiz (buna inanmamızı) isteseydi mutlaka (elçi olarak) melekler gönderirdi. Bu durumda biz, elçiliğinizle gönderilen şeyi reddediyoruz" dediler, 15. Anılan Âd kavmi, yer yüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve "Bizden daha güçlü kim var!" dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler miydi? Onlar, âyetlerimizi de inatla inkâr ediyorlardı. 16. Sonunda dünya hayatında onlara alçaltıcı cezayı tattırmak için o kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Âhiret azabı ise daha da alçaltıcı olacak, onlara yardım da edilmeyecektir. 17. Semûd kavmine gelince, onlara doğru yolu gösterdik ama körlüğü, doğru yolu görmeye tercih ettiler; nihayet kendi yapıp ettiklerinin sonucu olarak alçaltıcı bir yıldırım azabı yakalayıvcrdi onları! 18, İnanan ve Allah'a karşı gelmekten sakınanları da kurtardık. [33]



Tefsiri



13. Yukarıdaki âyetlerde Kur'an'ın İlk muhatapları olan Mekke müşriklerine, Allah'ın birliğini, bilgisinin ve kudretinin genişliğini kanıtlayan bazı deliller gösterilmişti. Bu bölümdeki âyetlerde ise iki eski Arap topluluğu olup inkâr ve isyanda diretmiş bulunan Âd ve Semûd adlı kavimlerin başına gelenler özetlenerek müşriklerin hâlâ inanmamakta ısrar ettikleri takdirde kendilerinin de benzer şekilde cezalandırılacaklarına işaret edilmektedir. [34]



14. Metindeki "nıin beyni eydîhim ve min halfihim" ifadesinin asıl anlamı"önlerinden ve arkalarından" şeklindedir. Tefsirlerde bu ifadeye mümkün mertebede sözlük anlamına yakın yorumlar getirilmeye çalışılmıştır. [35] (Ancak biz, Zemahşerî, Râzî, İbn Âşûr gibi mü-fessirlerin tercih ettiği deyimsel anlamı dikkate alarak söz konusu ifadeyi,"(iknaetmek için) her yolu deneyerek" şeklinde serbest bir çeviriyle karşılamayı uygun
bulduk. Türkçe'de de "Birini ikna etmek için her yolu denedi" anlamında "Sağından girdi, solundan girdi" şeklinde benzer bir deyim kullanılmaktadır.

İnkarcıların, Allah katından gelecek elçinin insanlardan değil, mutlaka meleklerden olması gerektiği şeklindeki itirazları, Mekke müşriklerinin de İleri sürdükleri bir bahane idi[36]



15-16. "Haksız yere büyüklük tasladılar" diye çevirdiğimiz 15. âyetteki cümleyi Zemahşerî, "Aslında büyüklenmeye haklan olmadığı halde ülkelerinin halkına karşı büyüklük taslayıp tepeden baktılar" veya "Yönetici olma niteliklerini taşımadıktan halde haksızlıkla ülke yönetimini ellerine geçirip halk üzerinde hakimiyet kurdular" şeklinde açıklamıştır (III, 387). Râzî, bütün güzel Özelliklerin "yaratılmışlara iyilik ve Yaratıcı'ya saygı" şeklindeki İki temel ilkeye dayandığını hatırlatarak Âd kavminin haksız yere büyüklük taslamalarının birinci ilkeyi İhlâl, Allah'ın âyetlerini inatla inkâr etmelerinin de ikinci ilkeyi ihlâl anlamı taşıdığını belirtir (XXVII, 112).

Kur'an, gerek Arap putperestlerinin gerekse eski kavimlerin ilâhî dinlere inanmamalarının temelinde aklî ve fikrî sebeplerden ziyade büyüklük taslama, mevki ve menfaat hırsı gibi duygusal sebeplerin yattığına sık sık vurgu yapar. Âd kavminin, peygamberleri Hûd'un risâletini reddetmelerinin de aynı psikolojik temele dayandığı görülmektedir. [37]

Âd kavminin, "Bizden daha güçlü kim var!" şeklindeki küstahça iddialarına karşı onlara, kendilerini de yaratmış olan Allah'ın sonsuz gücü hatırlatılmaktadır. Âd kavmi de Allah'ın gücünün sınırsızlığına inanıyordu. Şu halde her şeye gücü yeten Allah'ın kendilerinden daha güçlü topluluklar meydana getirmeye muktedir olduğunu düşünememeleri bir ahmaklık işareti idi. Böylece onların beşerî duygulan akıllarına galip gelmiş ve kendilerini inkâra sürüklemiş; bu da dünyada felakete uğrayarak yok olmalarına, âhirette de azabı hak etmelerine sebep olmuştur.

16. âyette dünyevî cezanın "alçaltıcı", uhrevî azabın İse "daha da alçaltıcı" olarak nitelenmesi ilgi çekicidir. Aynı niteleme 17. âyette Semûd kavminin uğradığı felâketle ilgili olarak da tekrarlanmaktadır. Buna göre insan onuruna yakışan akıbet, işlediği kötülükler yüzünden cezaya çarptırılarak rezil ve aşağılık bir duruma düşmek değil, iyilikleri sebebiyle ödüllendirilmektir.

Yıkıcı rüzgârın niteliği olan, "dondurucu" diye çevirdiğimiz "sarsar" kelimesine, "uğultulu, homurtulu" anlamı da verilmektedir. [38]



17-18. "Doğru yol" diye çevirdiğimiz hidayet kelimesi 17. âyette körlüğün zıddı olarak kullanılmış olup bu kullanım kelimenin bir tür aydınlanmayla ilgisi olduğunu göstermektedir. Önü aydınlanan yolunu bulur, kör olan veya karanlıkta kalan İse yolunu kaybeder, Kur'an'da genellikle birinci durum için hidayet, ikincisi için dalâlet deyimleri kullanılır. Hidayet Allah'tandır; şu halde ilâhî kaynaklı olan vahyin ışığına yönelip onunla aydınlanan doğru yolu bulur, bu ışıktan kendini uzaklaştıran da yolunu şaşırır ve bir kör gibi nereye bastığını, nereye gittiğini bilemez. Diğer benzerleri gibi Semûd kavmi de, Allah kendilerine Salih Peygamber vasıtasıyla doğru yolu gösterdiği halde körlüğü, dalâleti hidayete tercih etmişler; böylece yollarını şaşırmışlar ve bu gidiş onları, kendi kazanımlarının sonucu olan alçaltıcı bir yıkıma götürmüş; ilâhî ışığa yönelerek onunla aydınlanan, bu sayede inanan ve kötülüklerden korunanlar ise Allah'ın kurtarıcı yardımına mazhar olmuşlardır. [39]



Meali



19. Allah düşmanlarının ateşe doğru sevk edilecekleri gün, öncekilcriylc sonrakileriyle onların hepsi bir araya getirilir. 20. Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. 21. Derilerine, "Neden aleyhimize şahitlik ettiniz?" diye sorarlar. "Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu" derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz. 22. Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz. 23. İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti, sonunda kaybedenlerden oldunuz. 24. Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir; kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez, 25. Onların yanlarına bazı arkadaşlar kattık; sonra bunlar, önlerinde bulunanı da arkalarında olanı da onlara şirin gösterdi. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki hüküm onlar için de kesinleşti. Kuşkusuz onlar hüsrana uğramışlardır. [40]



Tefsiri



19. "Allah düşmanları" deyimi, "O'nun buyruklarını reddeden inkarcılar[41] veya "ilklerinden sonlarına kadar bütün inkarcılar[42] olarak açıklanmıştır. Ancak Taberî, bu deyimin özellikle Kur'an'in ilk muhatapları olan Mekke putperestleri için kullanıldığına işaret eder (XXIV, 106); İbn Âşûr da aynı görüşü ısrarla savunur. Ona göre Ku-reyş müşriklerinin bu şekilde anılmalarının sebebi, Resûlullah'a düşman olmalarıdır. Nitekim Resûlullah'ı ve müslümanları yurtlarından çıkarmaları sebebiyle Allah Teâlâ onlardan "benim ve sizin düşmanlarınız" [43] diye söz etmiştir (XXIV, 264-265).

"Öncekiler ve sonrakiler"den maksat, tarihin bütün dönemlerinde inkâr ve İsyanı iman ve itaate tercih etmiş olanlardır. Âyette bunların kıyamet günü, cehenneme atılmak üzere bir araya getirilecekleri, böylece inkârda birleştikleri gibi ceza görmekte de birleşecekleri bildirilmektedir. [44]



20-23. Âhirette insanlarının dünyadayken yapıp ettikleri ortaya konduğu sırada, kötülük işlemiş olanların bazı organlarının kendi aleyhlerine şahitlik edeceği başka âyetlerde de bildirilmektedir. [45] Süddî, Ferrâ gibi bazı müfessirler, derilerinin onlar aleyhinde tanıklık etmesiyle, vücutlarının cinsel günahları hakkında şahitlik yapacağının kastedildiğini ileri sürmüşlerdir. [46] Âyette şu gerçek anlatılmaktadır: Âhirette hiç kimseye haksızlık edilmeyecek, yargı sırasında günahkârların bizzat kendi organları da Allah tarafından verilen bir tür ifade kabiliyetiyle veya işledikleri günahların onlarda bıraktığı izler vasıtasıyla suçlarını ortaya koyacaklardır.

Râzî, derinin dokunma duyusuyla ilgili olduğunu hatırlattıktan sonra âyette beş duyudan özellikle işitme, görme ve dokunma ile İlgili duyu organlarına yer verilirken tatma ve koklama duyularından söz edilmemesini özetle şöyle açıklar: Tatma duyusu bazı yönlerden dokunma duyusuyla aynıdır; çünkü tat algılaması dil derisinin tadılan nesneye temasıyla gerçekleşir. Koklama duyusuna gelince bu, insanda yükümlülüklere konu olması bakımından diğer duyular kadar önemli değildir, bununla ilgili buyruklar ve yasaklar bulunmamaktadır (XXVII, 116).

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lm gibi hadis kaynakları, 22. âyetin, müşriklerin Allah hakkındaki telakkilerini ifade eden "...üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz" mealindeki bölümüyle ilgili olarak Abdullah b. Mes'ud'dan şöyle bir bilgi aktarırlar: "Bir ara Kabe'nin örtüsüne tutunmuş duruyordum. Bİri Benî Sakîf ten, ikisi Kureyş'ten veya biri Kureyş'ten ikisi Benî Sa-kîf'ten olan üç kişi geldi. Bunların göbeklerinin eti çok ama akıllarının bilgisi azdı. O güne kadar duymadığım laflar ettiler. Biri dedi ki: 'Ne dersiniz, Allah konuşmamızı işitiyor mudur?' Diğeri, 'Sesimizi yükseltirsek duyar, yükseltmezsek duymaz', üçüncüsü ise 'Bence açıktan konuştuğumuzu duyuyorsa gizli konuşmalarımızı da duyar' dedi. Bu konuşmaları Hz. Peygamber'e anlattım; bunun üzerine 'Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti, sonunda umduklarım kaybedenlerden oldunuz' mealindeki âyetler indi"[47]"Taberî'nin kaydettiğine göre (XXIV, 112) Hasan-ı Basrî, "İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti, sonunda kaybedenlerden oldunuz" mealindeki 23. âyeti açıklarken şöyle demiştir: "İnsanların amellerinin değeri Allah hakkındaki kanaatlerine bağlıdır. Mümin, Allah hakkında hüsnü zanda bulunur, bu sayede işini de güzelleştirir. İnkarcı ve münafık ise Allah hakkında sû-izanna sahip olduğu için ameli de kötü olur." Aynı âyet dolayısıyla Katâde, Kur'an'da biri "kurtarıcı zan", diğeri "mahvedici zan" olmak üzere iki çeşit zan-dan söz edildiğini belirtmiştir. Allah'a kavuşacaklarına [48] ve âhirette hesap vereceklerine[49] inananların bu inançları için kullanılan "zan" kavramları kurtarıcı zannın, konumuz olan âyetlerde geçen "zan" da mahvedici zannın örnekleridir. [50]



24. Farklı kıraat şekillerine göre âyetin son cümlesi, "Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmeleri için kendilerine fırsat verilmesini talep etseler de bunu yapamazlar, bu imkânı elde ede»ıezler" veya "Rablerinin kendilerini bağışlamasını dilemek isterlerse de buna güçleri yetmez"[51] "Sevdikleri şeylere tekrar kavuşmaları için Allah'a yalvarsalar da buna layık olmadıkları için İstekleri kabul edilmez" gibi değişik şekillerde yorumlanmıştır. Son yorumu aktaran Şev-kânî âyetten şu anlamı çıkarır: "Allah'ın kendilerinden hoşnut olmasını dilerler fakat dilekleri kabul edilmez; çünkü artık ateşe atılmaları kesinleşmiştir" (IV, 586). [52]



25. Klasik tefsirlerde "arkadaşlarda, Peygamber'e ve Kur'an'a inanmamakta ısrar eden müşriklere dünyada musallat olan şeytanların kastedildiği belirtilir. İbn Âşûr ise bu arkadaşların, insanın ya dışında veya içinde olabileceğini, dışındakilerin "küfür davetçİleri ve öncüleri" olan insanlar, içindekilerin ise kişiye vesveseler veren, onu günah ve kötülüklere, haksızlıklara kışkırtan şeytanlar olduğunu ifade eder (XXIV, 274).

"Sonra bunlar, önlerinde bulunanı da arkalarında olanı da şirin gösterdi" diye çevirdiğimiz âyetin ilgili kısmı hakkında yapılan ve müfessirlerin çoğunluğu tarafından benimsenen açıklamaları Şevkânî'den (IV, 588) yararlanarak şöyle özetleyebiliriz: Sözü edilen arkadaşları kendilerine, içinde yaşadıkları dünya işlerini, onun bayağı zevklerini çekici gösterdiler; onları tamamen dünyaya bağlayarak günah ve isyanlara boğulmalarını sağladılar; keza dünya hayatının ötesiyle yani âhi-retle ilgili olarak da onları aldattılar; yeniden dirilme, âhiret sorgusu, cennet, cehennem gibi geleceğe dair inanç konularını inkâr ettirdiler. İbn Âşûr ise âyetin aynı bölümünü özetle şöyle açıklar: "Önlerinde bulunan" ifadesi dünya işleriyle ilgilidir ve su anlama gelir: Kötü arkadaşları onlara putlara tapmak, evlât katli, başkasının malını yemek, el ve dil ile insanlara zarar vermek, kumar oynamak, ahlâksızlık yapmak, zina etmek gibi çirkin işleri şirin gösterdi; onları bu işlere alıştırdı. "Arkalarında olan" ise Allah'ın sıfatlan, âhiret halleri gibi duyu sınırlarını aşan, gayb âlemine dahil olan konulardır. Putperestlerin Allah'a ortak koşmaları, ona evlât nispet etmeleri, gizli yaptıkları işlerin Allah'ın bilgisi dışında kalacağı şeklindeki ahmakça kanaatleri, peygamberler gönderilmesini imkânsız görmeleri, yeniden dirilme ve âhiret sorgusu gibi inanç esaslarım reddetmeleri saptırıcı arkadaşlarının putperestlere şirin gösterdiği tavırlardan bazılarıdır (XXIV, 275). Âyet, sosyal çevrenin, arkadaşlık ve dostluk ilişkilerinin, inanç ve ahlâk telakkilerinin oluşması ve gelişmesi üzerindeki tesirine de dikkat çekmektedir.

Cin kelimesi Kur'an'da genellikle varlığı kabul edilen, insanlar gibi yükümlülük taşıyan, iyileri ve kötüleri bulunan, duyu ötesindeki ruhanî varlıkları İfade eder. Bunların kötüleri ve putperestler hakkında kesinleştiği bildirilen "hüküm", Peygamber ve Kur'an'ın'ikazlanm, irşatlarını ciddiye alacakları yerde onlara karşı mücadele açan ve böylece kendilerine musallat kılınan arkadaşların saptırıcı kışkırtmalarıyla yanlış inançlara ve kötülüklere boğulanların mâruz kalacakları dünyevî ve uhrevî ceza hükmüdür. Âyette onların bu akıbetleri "hüsran" olarak değerlendirilmektedir. [53]



Meali

26. İnkarcılar dediler ki: "Bu Kur'an'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız." 27. O inkâra sapanlara mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız, onları yaptıklarının en kötüsüne denk bir şekilde cezalandıracağız. 28. İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Âyetlerimizi inatla inkâr etmelerinin cezası olarak orası onların sonsuza kadar kalacakları yer olacaktır. 29. İnkâra sapmış olanlar şöyle diyecekler: "Rabbimiz! Bizi saptıran şu cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım ki[54]



Tefsiri



26. Hz. Peygamber, âyetler kendisine geldikçe bunları çoğunlukla Kabe çevresinde yüksek sesle insanlara okur, inanan ve İnanmayan herkes onu dinlerdi. [55] Râzî'nin de belirttiği gibi (XXVII, 119-120) Araplar, Kur'an'ın mânasının ve sözlerinin mükemmel olduğunu biliyor; onu işiten herkes, lafızlarının güzelliğini fark ediyor, anlamlarını kavrıyor; benzersizlik, doğruluk ve tutarlılığına aklıyla hükmediyordu. Bu yüzden toplumsal konumlarını kaybedeceklerinden korkan Mekke'nin ileri gelenleri, nüfuzları altındaki insanların âyetleri dinlemelerini önlemek için tedbirler düşündüler. Sonuçta adamlarından, Hz. Peygamber âyetleri okurken yüksek sesle şiirler okuyarak, ıslık çalıp el çırparak, anlamlı anlamsız sözler söyleyerek gürültü çıkarmalarını, yaygara koparmalarını ve böylece Resûlullah'tn sesini bastırarak okuduğu âyetlerin anlaşılmasını önlemelerini istemişlerdir. [56]



27-28. Müşriklerin, âyetleri inkâr etmekle kalmayıp onları etkisiz hale getirmek ve bu suretle insanların Kur'an'ın sesine serbestçe kulak verip ondan yararlanmalarını engellemek İçin her yola başvurmalarının cezasını ağır bir şekilde Ödeyecekleri bildirilmektedir. 27. âyetteki "şiddetli azap", müşriklerin müsliimanlar karşısında uğrayacakları yenilgiler, "yaptıklarının en kötüsüne denk ceza" da âhi-ret azabı olarak yorumlanmıştır (İbn Atıyye, V, 13). Bu son ifade iki şekilde açıklanmıştır: a) Yaptıklarının en kötüsü Allah'a ortak koşmakolduğu için cezaları da buna uygun ağırlıkta olacaktır; b) Onların bazı iyi işleri de olmakla birlikte iman etmedikleri İçin âhirette iyilikleri dikkate alınmayacak, kötülüklerine göre yargılanıp ceza göreceklerdir. [57]

Putperestlerin Allah'ın âyetleri karşısındaki olumsuz tutumları "inatla inkâr etme" (cahd) şeklinde ifade edilmiştir. Râzî bunu şöyle açıklar: Çünkü onlar, Kur'an'ın karşı konulamaz etkisinin farkında oldukları için insanların onu dinlemeleri halinde mutlaka ona inanacaklarından korkuyor; buna karşı önlem olarak da belirtilen çirkin yola başvuruyorlardı. Bu da gösteriyor ki aslında onlar Kur'an'ın mucize olduğunu biliyor, ancak kıskançlık yüzünden onu inkâr ediyorlardı (xxvn, 120). [58]



29. Kur'an, En'âm sûresinde (6/112) saptırıcı güçler olarak iki tür varlıktan söz ederek bunları "cin ve insan şeytanları" şeklinde anar; Nâs sûresinde de (114/4-6) aynı varlık türleri içinde, insanların kalplerine vesvese veren (olumsuz veya asılsız duygu, düşünce fitleyen) İki şer kaynağının bulunduğuna dikkat çeker. Böylece insan, dıştan kendi türünden olan kötü insanların saptırıcı etkileriyle, içten de şeytan denilen görülmez güçlerin yanıltma ve aldatmalanyla doğru yoldan uzaklaştığı, inkâr ve günah yoluna saptığı için âhirette de Yüce Allah'tan âyette belirtilen dilekte bulunacaktır. Bir yoruma göre inkarcıların hu husustaki duasıyla ilgili ifadenin anlamı şöyledir: Ey Rabbimiz! Gerek insanlardan gerekse görülmez varlıklardan olup da dünyada bizi yoldan saptırmış olanları göster bize; onları ayaklarımızın altına alıp öyle tepeleyelim ki bizimkinden daha aşağıdaki cehennem katlarına insinler; cehennemin en alt tabakasındaki en şiddetli azabı boylasm-lar. [59]



Meali



30. "Rabbimiz Allah'tır" deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: "Korkmayın, kederlenmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin! 31-32. Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostunuzuz. Orada, çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah'tan bir ikram olarak sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak, yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz." 33. Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim vardır! 34. İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! 35. Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir. 36. Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse hemen Allah'a sığın! Allah işitendir, bilendir. [60]



Tefsiri



30-31. Yukarıda Kur'an'a karşı inatla mücadelelerini sürdürüp onun sesini boğmak ve etkisini önlemek için tertipler hazırlayan İnkarcıların karşılaşacakları ağır cezalardan söz edilmişti; buradan 36. âyete kadar da müminlerin temel nitelikleri ve uhrevî ödülleri özetlenmektedir. İnancını yüreklice dile getirenleri takdirle anan bir ifade tarzının sezildiği 30. âyette, belirttiğimiz niteliklerin en önemlileri olan, hatta bir bakıma onları da kuşatan şu iki nitelik öncelikle zikredilmektedir: a) Allah'ı rab tanımak, b) Dosdoğru çizgide yaşamak. Hz. Peygamber de kendisinden sımsıkı sarılacağı temel ilkenin ne olduğunu soran bir sahâbîye, "Allah'a inandım de ve sonra dosdoğru ol" buyurmuşlardır. [61] Dinî terminolojide yalnızca Allah'ı rab tanımaya "tevhîd-i rubû-biyet" denmektedir. Bu tevhid, insan varlığının en yüksek amacı, bütün yetkinlik şartlarının en önemlisi kabul edilen mârifetullah'ı da içerir. Mârifetullahın bir ifadesi olan "Rabbim Allah'tır" ikrarı gönüllere her türlü sekten şüpheden uzak bir şekilde işleyince bu ikrar, insanın duygu, düşünce ve eylem dünyasına da yansıyarak onu doğru, iyi ve adaletli çizgiye yöneltir. Âyette bu yöneliş, "dosdoğru çizgide yaşamak" diye çevirdiğimiz istikamet kavramıyla ifade edilmiştir. Râzî, buradaki istikametin din, tevhid ve bilgiyle (marifet) veya erdemli işlerle ilgili olduğu yönünde iki farklı görüş bulunduğunu belirtir (XXVII, 121). Ancak bize göre her iki görüş de isabetlidir. Yorumlarında Kur'an'ın ilk muhatapları olan putperest Araplar'ın dinî telakkilerini, psikolojik, sosyal ve siyasal yapılarını ve davranışlarını dikkate almaya özen gösteren Taberî de kelimeyi bu geniş kapsamına göre yorumlamıştır (XXIV, 114).

Müminlerin üzerine meleklerin inmesi ne zaman gerçekleşir? Bu soruya başlıca şu cevaplar verilmiştir: a) Ölüm sırasında; b) İnsanlar yeniden diriltilip kabirlerinden çıkartıldıkları sırada; c) Ölüm sırasında, kabirdeyken ve yeniden dirilme sırasında olmak üzere üç defa. [62] 25. âyette inkarcılara sapkınlıklarını arttıran kötü dostların musallat edildiği bildirilmişti. Burada ise müminlerin üzerine, onlara müjdeler getiren meleklerin İnmesinden söz edilmekte; bu meleklerin, sadece ankette değil, dünya hayatında da müminlerin dostu oldukları belirtilmektedir. Bundan anlaşıldığına göre bazı melekler, "Rabbi-miz Allah'tır" dedikten sonra bu inanç çizgisini sürdüren ve hayatım bu inanca uygun eylemlerle bezeyen insanların iyiliklerini arttırmalarına yardımcı olmakta; bu suretle ilâhî inayetin melekler vasıtasıyla müminler üzerine inmesi süreklilik kazanmaktadır. [63]

Râzî'ye göre 31. âyetteki "canınızın çektiği her şey" ifadesiyle cennetteki maddî nimetler, "umduğunuz her şey" ifadesiyle de manevî nimetler kastedilmiştir (XXVII, 123). Aynı müfessir, "ikram" diye çevirdiğimiz metindeki "nüzul" kelimesinin özellikle misafire yapılan ikram için kullanıldığını hatırlatarak, bu kelimeden, nasıl ki cömert bir ev sahibi misafirine, sahip olduğu şeylerin en değerli olanlarını ikram ederse Allah Teâlâ'nın da cennetine kabul buyurduğu mümin kullarına en güzel nimetlerini ikram edeceği anlamının çıktığını belirtmektedir. [64]



33. "Allah'a çağırmak"tan maksat, tevhid inancına ve Allah'a itaate davet etmektir. [65] Bazı müfessirler, burada özellikle Hz. Peygamber'in övüldüğünü belirtmişlerdir, Övülenin müezzinler olduğu söylenmişse de ezan uygulamasına Medine döneminde geçildiğinden bu görüş isabetli değildir. Hz. Peygamber Allah'a davet eden ve Allah'ın iradesine uygun güzel işler yapan İlk müs-lüman olduğundan âyetteki övgünün öncelikle onunla ilgili olduğu muhakkaktır; ancak âyetin, Resûllah'ın yolunu izleyerek aynı niteliklere sahip olan her müslü-manı kapsadığını da kabul etmek gerekir.

Âyet, kendisini İslâmî kimlikle tanıtan kimsenin bu kimliğe yaraşır bir hayat yaşamasının (amel-i sâlih^ahibi olmasının), insanları her şeyden önce güzel ahlâk ve örnek davranışlarla İslâm'a kazandırmaya çalışmasının önemine ve gerekliliğine de dikkat çekmektedir. [66]
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #78  
Eski 03-08-07, 19:40
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

34-35. Zemahşerî, kötülüğün en güzel davranışla savılmasını şöyle açıklar: "Biri sana kötülük ettiğinde onu affetmen bir iyiliktir; ama bundan da iyi olanı, onun sana yaptığı kötülüğe iyilikle karşılık vermendir... Eğer bunu yaparsan amansız düşmanın sıcak bir dost haline gelir" (in, 392). Râzî, âyetin bağlamını da dikkate alarak buradaki iyilik ve kötülüğün özellikle şu anlamlan içerdiğini belirtir: İyilikten maksat, Resûlullah'ın insanları hak dine davet etmesi, inkarcıların küstahça davranışlarına sabretmesi, intikam peşinde koşmaması, kötülüğe kötülükle karşılık vermemesidir, Kötülükten maksat ise putperestlerin "Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır" (5. âyet); "Bu Kur'an'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın" (26. âyet) gibi ifadeleriyle sergiledikleri aşağılık davranışlardır. Âyette bir bakıma şöyle buyurulmuş olmaktadır: "Ey Muhammed! Sana yakışan davranış iyilik, onlara yakışan da kötülüktür. İyilikle kötülük bir olmaz; yani eğer sen iyilik yaparsan dünyada saygınlığı, âhirette de sevabı hak edersin; onlar da (kötülükleri nedeniyle) bunun tersini hak ederler. Şu halde onların kötülüklere yönelmeleri senin iyiliği sürdürmene engel olmamalıdır... Onların barbarca ve câhilce hareketlerini bütün tutumların en güzeliyle savmaya bak; eğer onların kötü huylarına karşı sabrını ısrarla sürdürür, terbiyesizliklerine öfkeyle, verdikleri zararlara eza ve cefa ile karşılık vermezsen bir gün gelir onlar da kendi kötü huylarından dolayı utanır, o çirkin davranışlarını da artık terk ederler"[67] Kur'ân-ı Kerîm de Resûlullah'ı müslümanlara bir davranış modeli olarak gösterdiğine göre[68] her müslümamn iyiliğe en güzel davranışla kargılık vermek gibi yüksek erdemlerle donanması ahlâkî bir görevdir; buna göre âyet, bütün müslümanlar İçin bir ahlâk ilkesi koymaktadır. Nitekim 35. âyetin İfade tarzından da bu anlaşılmaktadır. Bu âyette ayrıca kötülüğe iyilikle karşılık vermenin, nefse ağır geldiğine, ama aynı zamanda yüksek bîr ahlâkî hedef olduğuna da işaret edilmekte, bu hedefe ulaşmanın birinci şartının da sabır olduğu belirtilmektedir. Âyetteki "büyük pay sahibi olanlar" anlamına gelen ifade, bu bağlamda sabrın yanında onu destekleyici mahiyetteki ahlâkî erdemlerle bezenmiş olanları ifade etmektedir. [69] İbn Atıyye, "büyük pay" deyimiyle akıl ve erdemin kastedildiğini belirtir; aynı müfessire göre bununla cennet ve uhrevî mükâfat da kastedilmiş olabilir. Bu takdirde âyet uhrevî bir vaad içermektedir (V, 16).

Kötülüğe İyilİklelcarşılık vermenin düşmanlıkları sıcak dostluklara çevireceği yönündeki açıklama, ahlâk psikolojisi ve toplumsal barış açısından son derece önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Kuşkusuz insanların bazı kötülüklerini hukukî yaptırımlarla önlemek mümkündür; ancak hiçbir toplumu sadece bu yaptırımlarla uzun süre ayakta tutmanın, hele bu yolla insanlar arasında dostluk ve kaynaşma sağlamanın, kalıcı toplumsal ilişkiler kurmanın mümkün olmadığı hemen bütün siyaset ve hukuk felsefecileri tarafından kabul edilmektedir. Özellikle bireysel özgürlüklerin öne çıkarıldığı yönetimlerde bu özgürlüklerin anarşiye dönüşmemesi için hakkına razı olmak, bağışlamak, yardımlaşmak, sıkıntıları paylaşmak vb. feragat örneği davranışların geliştirilmesine, bunun için de insanların bu yönde eğitilmelerine büyük ihtiyaç vardır. Bu yapıcı davranışların en ileri derecesi, kişinin kendisine yapılan bir kötülüğü cezalandırması mümkün olduğu halde bunu yapmak yerine bağışlama yolunu seçmesi, hatta kötülüğü iyilikle karşılama yüceliğini gösterebilmesidir. İslâm ahlâkında bu erdemin adı bilim'dir. Nitekim İbn Atıyye âyetteki kötülüğe iyilikle karşılık vermeyi öğütleyen kısmın, "bütün ahlâk güzelliklerini ve hilim çeşitlerini" kapsadığını belirtir ve selâm verme, öfke duygusunu bastırma, alacak-verecek ilişkilerinde kolaylaştırıcı olma gibi güzel davranışları bu çerçevede değerlendirdikten sonra Abdullah b. Abbas'ın şu sözünü aktarır: "Mümin kişi bu erdemli işleri yaparsa Allah onu şeytanın etkilerinden korur, düşmanının dahi ona saygı duymasını sağlar" (V, 16). Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber'in feragate dayalı ahlâkî tutumu ile siyasî ve sosyal basanları arasında kesin bir ilişkinin bulunduğu görülür.Kur'ân-ı Kerîm'İn affetme, kötülüğe iyilikle karşılık verme gibi öğütleri bireysel hakların ihlaliyle ilgili olup kamu haklarını kapsamadığı bizzat Hz. Pey-gamber'in uygulamalarından anlaşılmaktadır. [70] daha sonraki müslüman devlet ve hukuk adamlarının görüş ve uygulamaları da bu yönde olmuştur. [71]



36. Buraya kadar insanların, "Rabbimiz Allah" dedikten sonra dosdoğru çizgide yürümeleri, Allah yolunun davetçileri olmaları, güzel ve yararlı işler yapmaları, Allah'a teslim olup müslüman olmayı en yüce değer olarak bilmeleri, kötülüğe iyilikle karşılık vererek aralarında sıcak dostluk ve kardeşlik ilişkileri kurmaları ve bunu başarmak için başta sabır olmak üzere gerekli erdemlerle bezenmeleri, bsaca -İbn Atıyye'nİn deyimiyle- "bütün ahlâk güzellikleri ve bilim çeşitleriyle" yani barışçıl duygu, düşünce ve davranışlarla donanmaları ideal bir müslüman olmanın ve sağlıklı bir toplum ilişkisi kurmanın gerekleri olarak ortaya kondu. Ancak bu yol, pürüzsüz, engelsiz değildir; en büyük engel de şeytanın içimize attığı olumsuz duygular, dürtülerdir. Şeytan, insanın içinde kin ve öfke duygularını alevlendirir, İntikam arzularını tahrik eder, günah ve isyan eğilimlerini güçlendirir; sonuçta kişiyi Kur'an'ın öğütlediği üstün ahlâktan uzaklaştırmak ister. İşte âyet bu büyük ve tehlikeli engeli aşmanın en güvenli çaresini göstermektedir: Allah'a sığınıp O'nun yardım ve desteğini istemek... Müfessirler, Allah'a sığınma buyruğunun aynı zamanda şeytana boyun eğmeme iradesini ve çabasını da içerdiğini ifade ederler. Âyete Allah Teâlâ'nın, kendisine sığınanın yardım talebini işittiğine, şeytan tarafından onun içine atılan dürtüleri bildiğine işaret edilmektedir. Allah, -Ankebût sûresinin 69. âyetinde de vaad ettiği üzere- elbette kendisine sığınan kulundan yardımını esirgemeyecek, onun ruhunu bu olumsuz etkilerden arındıracaktır. [72]



Meali



37. Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah'a tapıyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onları yaratan Allah'a secde edin. 38. Şayet kibirlerine yediremezlerse bilsinler ki Rabbinin katında bulunanlar bıkıp usanmadan, gece gündüz O'nu teşbih etmektedirler. 39. O'nun işaretlerinden biri de şudur: Sen arzı kupkuru görürsün; ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabara*. Ona can veren, elbette ölülere de can verir. O ber şeye kadirdir. 40. Âyetlerimiz konusunda gerçekten sapanlar bizden gizlenemezler. Bu durumda ateşe atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü (huzurumuza) güvenle gelen mi? İstediğinizi yapın! O, yaptıklarınızı görmektedir. [73]



Tefsiri



37. Bazı müfessİrler bu âyetin muhatabının Sâbiîler olduğu anlamına gelen açıklamalar yapmışlarsa da [74] bu yaklaşıma katılmak mümkün değildir. Zira Araplar'daki putperestlik inancının gök cisimlerine kutsallık yükleyen telakkilerle yakın ilgisi vardır. Şöyle ki, arkeolojik kaynaklar, İslâm'dan önce Güney Arabistan'da ay, güneş ve Zühre (Aster, Işter) yıldızlarından oluşan üçlü bir tanrılar sistemine inanıldığını göstermektedir. Çevre kültürlerde yaygın olan bu tür inançların zamanla İslâm'ın zuhur ettiği Hicaz coğrafyasına da yayıldığı anlaşılmaktadır. Câhiliye dönemi Araplan'nda güneşe tapınmanın başlangıcı milattan öncesine kadar uzanır. Güneşle ilişkisi olduğuna inanılan birçok tanrı veya put adı kullanılmaktaydı. Bunlardan Kur'an'da Menât'la birlikte anılan[75] Lât ve Uzzâ, güneşi temsil eden birer tanrıça sayılıyordu. Özellikle Güney Arabistan kültünde önemli yeri olan ay tanrısına Ved (Vüd, Ed) adı verilirdi. Semûd ve Lihyan gibi kuzey Arabistan kitabelerinde de Ved adına rastlanmakta,keza Kur'an'da Câhiliye tanrıları arasında Ved ismi de geçmektedir[76] Abdüved (Ved'İn kulu), Abdüşşems (güneşin kulu) gibi erkek isimlerinin kullanılması, aya ve güneşe tapınmanın Kuzey Arabistan ve Hicaz'da da yaygın olduğunu gösteren başka kanıtlardır. [77] Bu bilgiler dikkate alındığında Câhiliye döneminde tapılan birçok putun güneş, ay ve diğer bazı gök cisimlerini temsil ettiği ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple konumuz olan âyetin muhataplarım Sâbiîler'le sınırlama çabalan yanında İbn Âşûr'un, "Kur'an'ın indiği dönemde Araplar arasında güneşe ve aya tapanların bulunduğunu tespit edemedim" şeklindeki ifadesini (XXIV, 299), doğrudan doğruya bu gök cisimlerine tapınmanın bulunmadığı anlamında düşünmek gerekir.Âyette, gece ve gündüzün akışı gibi güneş ve aym arbği ü iih: kudretin birer işareti, kanıtı olduğuna göre bu tür gök cisimlerine tapmak yerine onları yaratan Allah'a tapmanın gerekli olduğu, basit bir aklî çıkarım olarak ortaya konmaktadır. Burada asıl vurgu, tapılmaya lâyık olanın, sadece yüce yaratıcı olduğu,

O'nun dışındaki bütün nesneler, olgular yaratılmış olduklarından bunların tapılmaya da değer olmadıkları gerçeğidir. [78]



38. Mekke'nin aristokrat kesiminin İslâm'ı reddetmelerinin temel sebeplerinden biri de Hz. Peygamber'e tâbi olmayı ve onun etrafında toplanan sıradan insanlar arasına katılmayı, onlarla birlikte Allah'a secde etmeyi kendilerine yedirernemeleri şeklindeki ilkel bir benlik duygusuydu; bunu bizzat kendileri de ifade ederlerdi. İşte âyette bu zihniyete değinilmekte ve Allah'ın, onların secdelerine, ibadetlerine ihtiyacı olmadığı, esasen O'nun bıkıp usanmadan kendisine ibadet eden başka kullarının bulunduğu bildirilmektedir. Tefsirlerde bu kulların melekler olduğu belirtilir.

"Rabbinin katında bulunanlar" ifadesi meleklerin mekân yönünden değil, itibar, değer ve O'na yakın olma çabası içinde bulunma yönünden Allah'a yakınlıklarını gösterir. Râzî, bu ifadeye göre meleklerin insanlardan daha üstün olduğunu belirtir (XXVII, 129). Melek olsun insan olsun, Allah katında yücelik ve değer kazanmış varlıklar bile O'na secde ederlerken daha aşağı derecede bulunanların secde etmeyi benliklerine yedirememeleri büyük bir kusurdur, İdraksizliktir. [79]



39. Müşrik Araplar'ın İslâm karşısındaki temel bir tutumları da herkesin bu dünyada benimsediği inanç, tutum ve davranışlarının hesabını vereceği âhiret hayatını, dolayısıyla yeniden dirilmeyi inkâr etmeleriydi. Âyette kuru toprağa can veren gücün insanı yeniden diriltmeye de muktedir olduğu hatırlatılmaktadır. Ancak, âyette Allah'ın ölüleri dirilten gücü mutlak ifade edildiğinden, burada sadece insanların öldükten sonra diriltilmesi kastedilmeyip bunun yanında mutlak olarak canlılık, sağlık, zindelik, verimlilik, üretkenlik, zihin açıklığı, kalp aydınlığı gibi her türlü olumlu yetenek ve aktiviteleri verenin Allah olduğuna işaret edildiği de düşünülebilir. [80]



40. "Gerçekten sapma" olarak çevirdiğimiz âyet metnindeki ilhad kavramı, sözlükte "sapma, ayrılıp uzaklaşma" anlamına gelir. Buradaki manasıyla ilgili olarak şu açıklamalar getirilmiştir: Kur'an'a imandan sapmak; Kur'an tilâveti sırasında ıslık çalarak, el çırparak, şarkı söyleyip kuru gürültü yaparak Kur'an'ın sesini boğmak suretiyle haksızlığa sapmak, âyetler hakkında yalan dolan sözler sarfetmek, inatçılık ve zorbalık yapmak, şirke sapmak[81] Âyetteki ilhad kavramının bütün bu olumsuz davraiuşlan kapsadığı, dolayısıyla inkarcıların Kur'an ve İslâm konusunda gerçeği saptırmayı amaçlayan, haksızlık ve şiddete dayanan inatçı tutumlarını ifade ettiği düşünülebilir. Âyet, bu tutumları sergileyenlerin Allah tarafından çok iyi bilindiği uyarısında bulunmakta; bu tavırları yüzünden ateşe atılmayı hak edenlerle dürüstlüğü ve hakikati ilke edinenlerin eşit değerde olmadıklarını, uhrevî akıbetlerinin de aynı olmayacağını, birincilerin ateşte, ikincilerin güvenlik yurdu olan cennette olacaklarını haber vermektedir. [82]



Meali



41. Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (cezalarını görecekler). O, gerçekten çok değerli bir kitaptır. 42. Ne başlangıcında ne de sonrasında ona asılsız bir şey girebilir; O, hikmet sahibi, övgüye layık olan Allah katından indirilmiştir. 43. Sana, senden önceki peygamberler için söylenenlerden farklı bir şey söylenmemektedir. Gerçekten Rabbin hem mağfiret sahibidir hem de O'nun çok yakıcı bir azabı vardır. 44. Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: "Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Arab'a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!" De ki: "O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur'an onlara kapalıdır, (sanki) onlara uzaktan sesleniliyor. 45. Biz, vaktiyle Musa'ya Ki-tab'ı indirmiştik ama onda da ihtilâfa düşülmüştü. Eğer Rabbin tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı haklarında hüküm kesinleşmişti bile. Onun hakkında gerçekten koyu bir kuşku içindedirler. 46. Kim doğru ve yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Senin Rabbin kullarına asla haksızlık etmez. 47, Kıyametin zamanım bilmek sadece Allah'a havale edilir; keza O'nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur. Allah onlara, "Tanrılıkta bana ortak saydıklarınız nerede!" diye seslendiği gün, "Sana açıkça söyleyelim, içimizde buna şahitlik edecek hiç kimse yoktur" derler. 48. Artık daha önce taptıkları şeyler onları terkedip kaybolmuş; kendileri de kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmadığını anlamışlardır. [83]



Tefsiri



41-42. Vahyin temel amacı insanlara inanç ve yaşayış konularında doğruyu ve yanlışı, faydalıyı ve zararlıyı göstererek onları aydınlatmak olduğu için âyette Kur'ân-ı Kerîm "uyarıcı kitap" (zikir) diye anılmıştır. Bu kullanımı nedeniyle Kur'an'ın İsimlerinden biri olarak gösterilen zikir kelimesi, "değerli hatıra" anlamına da gelir. Kur'an, ona inanan ve yolundan giden ilk neslin dilleri, inançları, erdemli yaşayışları ve mücadeleleriyle saygm bir topluluk olarak daima y âdedi! -melerine vesile olacağı için bu isimle anılmıştır. "Çok değerli" diye çevirdiğimiz âyet metnindeki azız kelimesi "güçlü" anlamına da gelir. Esasen Kur'an'ın değerli oluşu, Allah kelâmı olup O'nun katından gelmesinden, ayrıca 42. âyette de belirtildiği gibi kesinlikle asılsız ve faydasız bir unsur içermemesinden, yani baştan sona gerçeği ihtiva etmesinden; nihayet bu nitelikleri sayesinde onun özüne ve mesajına aykırı bütün inanç ve ideolojilere karşı galip çıkmasından ileri gelir. Bu böyledir, çünkü Kur'an, "hikmet sahibi, övgüye layık olan Allah katından indirilmiştir"; hikmet sahibi olandan da ancak hikmete uygun olan, yani mutlak doğru ve mutlak yararlı olan sözler İner.

"Ne başlangıcında ne de sonrasında ona asılsız bir şey girebilir" cümlesi genellikle, Hz. Peygamber ve Kur'an'ı ona indiren Cebrail de dahil olmak üzere hiç kimsenin onda herhangi bir eksiklik veya fazlalık meydana getiremeyeceği anlamına gelecek ifadelerle yorumlanmıştır. [84]



43. Mekke putperestleri, bir kısmına bu sûrede de değinilen bazı haksız isnat ve suçlamalarla, alay ve tehditlerle Hz. Peygamber'i üzüyorlardı. Âyette bu tür haksızlıklara, barbarca davranışlara önceki peygamberlerin de mâruz kaldığı haber verilerek Resûlullah (s.a.) teselli edilmekte, dolayısıyla geçmiş peygamberler gibi onun da sabırlı olması gerektiği hatırlatılmakta; Yüce Allah'ın ona ve onunla birlikte inananlara mağfiretiyle, inkarcı ve haksız davranışlarıyla onları incitenlere de şiddetli azabıyla karşılık vereceği bildirilmektedir. Ayet, benzer tutumlara mâruz kalan her dönemdeki müsl umanları da böyle durumlarda insanlığın önderleri olan peygamberlerin takındıkları ortak tutum konusunda aydınlatmakta; dolayısıyla peygamberleri onlara ideal örnekler olarak göstermekte, aynca onlara da hem teselli hem de ümit ve moral aşılamaktadır. [85]



44, Kur'ân-ı Kerîm'in ilk muhatapları Araplar olduğu için onun Arap diliyle indirilmesi de doğaldır. Eğer başka bir dilde indirilseydi âyette belirtilen itirazı öne sürenler haklı olacaklardı. Bu âyet, Kur'an'ın Arap olmayan toplumlar tarafından anlaşılıp gereğinin yerine getirilebilmesi için o toplumların dillerine çevrilmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Ancak bu çeviriler, Kur'an'ın anlam ve içeriğini yansıtması bakımından elbette değerli olmakla birlikte, "Allah'ın muradını eksiksiz kuşatan ve anlatan, dolayısıyla İlâhî kelâm olarak özel değer taşıyan asıl kutsal kitap" anlamında Kur'an, orijinal Arapça metinden ibarettir; çeviriler ise bu metni okuyanın, yetenekleri ölçüsünde ondan anlayabildiği, anladıklarını kendi kelimeleriyle ifade ettiği beşerî eserlerdir[86] Sonuç itibariyle Kur'an, mânalarının anlaşılması ve hükümlerinin yerine getirilmesi İçin indirilmiştir; Arapça bilenler orijinal metninden, bilmeyenler çeviri ve tefsirlerinden yararlanarak onun içeriği hakkında bilgi edinirler. Ancak âyet, Kur'an'in rehberliğinden, ruhlara şifa verici anlamlarından yararlanmanın bir iman konusu olduğuna; Kur'an'ın ilkelerini ve hedeflerini kendi sosyal, ekonomik, siyasal vb. konumlarına ve hedeflerine engel gören, bu nedenle Kur'an'a önyargılı bakan inkarcıların, onun gerçek anlamını ve yol göstericiliğini de kavrayamayacaklanna dikkat çekmektedir. "Kur'an onlara kapalıdır"; çünkü amaçlan Kur'an'ı anlamak değil, 26. âyette anılan davranışlarıyla da ortaya koydukları gibi onu etkisiz kılmaktır. Âyetin, "(sanki) onlara uzaktan sesleniliyor" anlamındaki son cümlesi, bu tutumlarıyla onların Kur'an'ın ruhuna ve anlamına ne kadar uzak olduklarına işaret etmektedir.

Râzî'ye göre (XXVII, 133-134) Kur'an'a inanmamakta haklı olduklarını göstermek için türlü bahaneler arayan, gerekçeler icat etmeye çalışan putperestlerin, sûrenin başında geçen "Bizi çağırdığın şeylere kargı kalplerimizin (akıllarımızın) üzerinde örtüler, kulaklarımızda da bir sağırlık var; seninle bizim aramızda bir perde bulunmaktadır" mealindeki sözlerine bu sûre bütünüyle bir cevap oluşturmaktadır. Nitekim daha sürenin başında Kur'ân-ı Kerîm'İn başlıca özellikleri anlatılırken, "Bilen bir topluluk için âyetleri apaçık anlaşılır hale getirilmiş Arapça okunan bir kitaptır" buyurulmuştu. 44. âyette de Kur'an'a karşı itirazlar üretmeye çalışanlara şu cevap verilmektedir: Eğer Kur'an Arapça'dan başka bir dilde inseydi doğal olarak onu anlayamayacağınız için anılan sözlerinizde haklı olabilirdiniz; ama Kur'an kendi dilinizde indiğine göre artık onu anlamadığınızı ileri sürmeniz bir yalandan ibarettir.

Râzî, âyet metnindeki "hüdâ" kelimesini, Kur'an'ın bütün iyiliklere rehber ve bütün mutluluklara vesile" olmasıyla; "şifâ" kelimesini ise Kur'an'ın rehberliğinden yararlanıp hidayete ulaşan insanın inkâr ve cehalet hastalıklarından kurtul-masıyla izah eder (XXVII, 134). [87]



45. Allah'ın kitabı hakkında insanların ihtilâfa düşmelerinin, bazıları ona içtenlikle inanırken bazılarının onu susturmaya çalışmalarının yeni olmadığı gerçeği, Hz. Musa'ya indirilen kitap (Tevrat) örneğiyle hatırlatılmaktadır. Âyete göre Allah Tealâ inkarcıları hak ettikleri cezaya hemen çarptırmıyorsa bunun sebebi, O'nun, inkâr ve isyana'sapan insanlara, isterlerse dönüş yapıp doğru yola yönelmelerini mümkün kılacak şekilde fırsat tanıyan hükmü ve yasasıdır. [88]



46. Başta Kur'an'ın ilk muhatapları olmak üzere bütün insanlığa Allah'ın evrensel bir yasası hatırlatılmaktadır. "Doğru ve yararlı iş" diye çevirdiğimiz metindeki sâlih kelimesi, Allah'ın varlığına ve birliğine inanıp O'nun hükümlerine göre yaşamak; mümkün olduğunca çok sayıda insana, hatta diğer canlılara ve doğaya yararlı olabilecek şeyler yapmak; meşru ölçüler çerçevesinde herkesle barış ve uzlaşma içinde olma çabası göstermek gibi yapıcı davranışları içine alan geniş kapsamlı bir kavramdır. Âyete göre bu şekilde doğru ve yararlı işler yapan bir kimse, -bu dünyanın bazı arızî şartlan yüzünden hak ettiği iyiliği elde edemese, hatta iyilik ettiği halde sıkıntı çekse bile- nihaî planda asla haksızlığa uğratılmayacak, iyiliklerinin karşılığını bulacak; aynı şekilde kötülük İşleyenler de cezalarını çekeceklerdir. "Senin Rabbin kullarına asla haksızlık etmez" ifadesi, bir bakıma bu hususta ilâhî bir teminat anlamı taşımaktadır. [89]



47-48. Herkesin, iyilik veya kötülük olarak yapıp ettiklerinin karşılığını bulacağı, böylece ilâhî adaletin eksiksiz gerçekleşeceği zaman ve yer, kıyametle başlayan öteki dünyadır. Müminler, bu imanın verdiği sorumluluk bilinciyle yaşadıkları için olabildiğince "doğru ve yararlı işler" yapmaya, kötülükten uzak durmaya çalışırlar.

"Kıyametin zamanını bilmek sadece Allah'a havale edilir" İfadesi, müminlerin, bu konudaki bilginin yalnızca Allah'a mahsus olduğuna inandıkları, gerçeği bu şekilde dile getirdikleri anlamına gelir.Eski tefsirlerde 47. âyetin ilgili kısmı, kıyamet saatinin bilgisi gibi, bitkilerin ürün vermesiyle dişilerin hamilelik ve doğum yapma zamanına, ceninin cinsiyetine[90] dair bilgilerin de sadece Allah'a mahsus olduğu şekilde yorumlanmıştır [91] Süleyman Ateş'in de, "Allah'tan başka hiçbir varlık böyle gizli şeylere vakıf değildir" diyerek aynı yorumu benimsediği görülmektedir (VIII, 146). Oysa âyette kıyamet saatinin bilgisi sadece Allah'a tahsis edilirken, meyvelerin ürün vermesi, dişinin gebe kalması ve doğurması örneklerinde böyle bir tahsis yapılmayıp Allah'ın onları da bildiği belirtilmiş, O'ndan başkasının bilemeyeceği anlamana gelebilecek bir ifade kullanılmamıştır. Buna göre, kıyametin vaktini sadece Allah bilir; ürün verme, gebe kalma ve doğurma zamanlarını, ceninin cinsiyetini ise insanlar da bilebilir. Nitekim günümüz teknik imkânlarıyla bu bilgilere kolaylıkla ulaşılmaktadır. Ancak insanların önceden bilgi edinebildiği şeylerin vakti geldiğinde mutlaka gerçekleşeceği de düşünülmemelidir: Zira bizim önceden kestiremeyeceğimiz bazı engeller yüzünden beklediğimiz olaylar umduğumuz gibi gerçekleşmeyebilir; âyetteki örneklerle ekinler, meyveler ürün vermeyebilir, dişiler hamile kalmayabilir veya kannlanndakini düşürebilirler. Ama Allah'ın bilgisi asla şaşmaz; çünkü O, olabilecek bütün ihtimalleri de önceden bilir ve bildiği her şey bilgisine uygun olarak mutlaka gerçekleşir. Bu sebeple âyette Allah'ın yaratmasıyla bilgisi arasındaki ilişkiye de dikkat çekilmektedir[92] "İçimizde buna şahitlik edecek hiç kimse yoktur" diye çevirdiğimiz cümle, "Vaktiyle taptığımız o şeyleri şu anda hiçbirimiz göremiyoruz" veya "Artık aramızda onların tanrı olduğuna şahitlik eden, böyle bir inanç taşıyan hiç kimse yoktur" şeklinde yorumlanmaktadır. 48. âyetteki ifade, ilk yorumun daha isabetli olduğu kanaatini vermektedir. [93]



Meali



49. İnsan, iyi şeyleri istemekten usanmaz; başına bir kötülük geldiğinde ise büsbütün ümitsiz ve karamsardır. 50. Uğradığı bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir: "Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyametin kopacağını sanmıyorum ama dönüp Rabbime varacak olsam bile O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim." Biz, inkâra sapanlara neler yaptıklarını mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir azap tattıracağız! 51. Ne zaman insanoğluna bir lütufta bulunsak arkasını dönüp uzaklaşır; başına bir kötülük geldiğinde de uzun uza-dıya yalvarıp yakarır. 52. De ki: "Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kuran) Allah katından gelmiş, siz de onu inkâr etmişseniz? Bu durumda böylesine kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir!" 53. Onun gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir? 54. Bilesin ki onlar Rablerinin huzuruna çıkacakları konusunda kuşku içindedirler. Kesinlikle unutulmamalı ki Allah her şeyi kuşatmıştır. [94]



Tefsiri



49-51. "İyi" diye çevirdiğimiz metindeki hayır kelimesi, bu bağlamda özellikle zenginlik, sağlık, mevki, İtibar, güç gibi dünyevî imkân ve menfaatleri ifade ettiği için kelimeyi bu bağlamda "çıkarına uygun şeyler" diye anlamak uygun otur.

Burada aslında Mekke putperestlerinin karakter yapısına dair bilgi verilmekle birlikte, daha genel olarak sağlıklı bir din ve ahlâk eğitiminden geçmemiş, ruhsal yetkinlik kazanmamış pek çok insanı da kuşatan bir karakter tipi tanıtılmaktadır. 49. âyette ilâhî vahyin terbiyesinden geçip gönül zenginliğine ulaşamamış, ruhsal arınmasını gerçekleştirememiş İnsanın dünyevî menfaatler konusundaki açgözlülüğü; aynca böyle birinin, yine ruhî gelişmemiştik ve manevî yoksulluk nedeniyle hayatın mİhnetleriyle, belâ ve sıkıntılarıyla karşılaştığında sergilediği dayanıksızlık, ümitsizlik ve karamsarlık dile getirilmektedir.

Bir sıkıntıdan sonra nimet ve bolluğa, rahatlığa kavuştuğunda bunu Allah'ın lütfü bilerek O'na şükran ve minnet duygularını arzetmek yerine, "Bu benim hakkınıdır; bunu hak ederek kazandım; buna layık bir adam olduğum için Allah lütfetti" gibi sözler söylemek veya bu anlama gelebilecek küstahça bir tavır takınmak, 51. âyetteki ifadesiyle "arkasını dönüp uzaklaşmak" da açıkça Mekke putperestlerinin "cehalet ve sefâhet" olarak anılan barbarlık zihniyetiyle örtüşen bir iman ve ahlâk yoksulluğu, hamlık ve cehalet alameti, ahmakça bir kendini beğenmişlik ve kendine güven İşaretidir. Keza bu tiplerin, "Rabbime varacak olsam bile O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim" şeklindeki ifadeleri de aynı zihniyet ve karakter yapısının dışa yansıması olan bir sorumsuzluk, ciddiyetsizlik ve küstahlık Örneğidir. Bu âyetlerden çıkardığımız derse göre iman ve ahlâkta kemale ermiş olan kişi ise, tam aksine, Allah karşısında kulluğunun bilincinde olur; nimeti O'ndan bilir, sahip olduğunda şükreder, kaybettiğinde sabreder; yoklukta olduğu gibi varlıkta da Allah'a kulluğunu ve niyazını sürdürür; nihayet âhiret konusunda tam bir sorumluluk kaygısı duyar, buna göre yaşar, buna göre konuşur. [95]



52. Müfessirlerin ağırlıklı tercihini benimseyerek "bu (Kur'an)" diye çevirdiğimiz zamirle dinin (şer') kastedildiği de söylenmiştir. [96] "Kesin bir çatışma içine düşen"den maksat, Kur'an karşısında kalplerinin kapalı, kulaklarının tıkalı olduğunu söyleyen (5. âyet), âyetler okunurken insanları gürültü çıkarmaya çağıran (26. âyet) ve böylece Kur'an'ın sesini boğmayı amaçlayan muannit inkarcılardır. Kur'an'ın Allah katından geldiği gerçeğinin, "Hiç düşündünüzmü" diyerek başlayan soru cümlesiyle ortaya konması, putperestlerin olumsuzyargılarının ve tutumlarının bilgi ve kanıta dayanmadığını göstermektedir. Onların, bu şekilde düşünüp taşınmadan, kanıtsız ve gerekçesiz olarak Kur'an mesajına karşı tavır koymaları âyette "çatışma" ve sapkınlığın en aşın derecesi olarak değerlendirilmiştir. [97]



53. Allah, Kur'an'ın gelmeye başlamasından sonraki zaman diliminde öyle olaylar gerçekleştirecek ki Kur'an muhalifleri bunları gördükten, duyduktan sonra artık onun gerçekten Allah katından indirilmiş Hak kelâmı olduğunu tereddütsüz anlayacaklardır. "Çevre" diye çevirdiğimiz metindeki "âfâk" kelimesine ve "kendileri" diye çevirdiğimiz "enfüsihim" (kendi nefisleri) ifadesine verilen farklı anlamlara göre âyet iki şekilde yorumlanmıştır: [98]



a) Eskİ müfessirlerin, bazı önemsiz farklılıklarla, yaygın olarak benimsedikleri yoruma göre "âfâk", Mekke dışındaki çeşitli yöreler, bölgeler (nevâhî), "kendi nefisleri" de putperestlerin yaşadığı Mekke kentidir. Buna göre âyette vakti geldiğinde gerek müşriklerin yaşadığı Mekke'nin gerekse Mekke çevresindeki diğer yörelerin, hatta dünyanın birçok bölgesinin Hz. Muhamnıed (s.a.) ve daha sonraki müslüman liderler tarafından fethedileceği; böylece putperestlerin asılsız olduğu-nu ileri sürdükleri Kur'an mesajının, İslâm dininin cihana yayılacağı müjdelen-mektedir. Nitekim daha Hz. Peygamber zamanında Mekke fethedildiği gibi Arap Yanmadası'nın tamamına yakını da İslâm hakimiyetine girmiş; böylece hayatta olan birçok Mekkeli bu müjdenin gerçekleştiğini görmüştür. [99]



b) Diğer bir yoruma göre "âfâk"tan maksat yıldızları, ayı ve güneşiyle semanın uçsuz bucaksız köşeleri (kozmik evren), astronomik, meteorolojik, biyolojik vb. olaylar, yasalar; "kendilerinden maksat da en ince sanatların ve yaratılış hikmetlerinin örneği olan insanın biyolojik ve ruhsal dünyasıdır; kısacası "dış dünyadaki kanıtlar", kozmolojik evrenin sırları, "kendilerinde bulunan kanıtlar" ise insanın biyolojik, psikolojik, parapsikolojik yapısındaki sırlardır. Âyette ileride insan oğluna bu sırların gösterileceği, yani insanlığın bu konularda keşifler yapacağı bildirilmektedir. [100]

Eski müfessirlerüı çoğu ikinci yoruma katılmamışlardır. Çünkü onlara göre âyet, henüz bilinmeyen bazı şeylerin ileride bilineceğini haber vermektedir; halbuki bu âyetin indiği dönemde insanlar bakışlarını semâya çevirdiklerinde oradakileri zaten görüyor, biliyorlardı. Ancak, Râzî'nin de önemle belirttiği gibi (XXVII, 139) bu gerekçe zayıftır; zira o dönemin insanları gerek kozmik evrendeki gerekse insanın biyolojik ve psikolojik varlığındaki sayısız harikalardan habersizdi; "Yüce Allah insanlara bu harikaları zaman içinde adım adım keşfettirmektedir." Şu halde âyette Allah Teâlâ, zaman içinde insanlara hem kendi varlık yapıları hakkında hem de dış dünyada yaratıcı kudretinin eserleri olan nice kanıtlarını göstereceğini haber vermektedir ki bu da o döneme göre ileride gerçekleşecek olan bilimsel keşiflerden başka bir şey değildir. Yine Râzî'ye göre âyette Allah'ın zamanla göstereceği bildirilen kanıtlan fetihler olarak anlamak isabetli görünmemektedir. Nitekim tarih bize göstermektedir ki, müslümanlar bazı ülkeleri fethettikleri gibi gayrimüslimler de İslâm ülkelerini ele geçirebilmektedir. Kuşkusuz Mekke'nin fethedileceğine dair bazı müjdeler varsa da bu âyet fetihle ilgili değildir. Bize göre "kanıtlar" hem ilk muhataplara hem de sonradan gelenlere -her dö-nemdekilerin idrak kapasitelerine uygun düzeyde- gösterilmiştir ve gösterilmeye devam edecektir.

Son cümlesinden de anlaşılacağı üzere bu âyette, Mekke putperestleriyle on-lann tutumlarını tekrar edenler, Allah'ın kitabına ve Peygamberine karşı inatla ve câhilce sürdürdükleri inkâr ve İsyandan vazgeçmeye; böylesine üstün kudrete sahip olan Allah'ın, kutlan arasından seçtiği bir peygambere kitap göndermeye de muktedir olduğunu kabul edip o kitabın hükümlerine uymaya ve o Peygamber'İn yolundan gitmeye davet edilmekte; her şeye şahit olan Allah'ın onların hâlâ sürdürdükleri haksız ve yanlış tutumlarım da çok İyi Bildiği uyarısında bulunulmaktadır.

Ayetin son cümlesi, putperestler kabul etmese bile her şeye şahit olan Allah'ın, Hz. Muhammed'in doğruluğuna tanıklık etmesinin yeterli olduğu, dolayısıyla düşmanlarının tutumları nedeniyle onun üzülmemesi gerektiği şeklinde de yorumlanmıştır. [101]



54. Putperestlerin, bu sûrede özetlenen olumsuz tutumları genellikle âhiret hayatına inanmamalarından ileri geliyordu; zira bu inançsızlık onlarda yaptıklarından dolayı hesap verme durumunda kalmayacakları kanaatini uyandırıyor; bu da onlara güçlerinin yettiği her türlü haksızlığı yapma cesaretini veriyordu. Son cümlede kesinlik bildiren bit üslûpla Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığı, dolayısıyla inkarcıların bu haksız tutumlarından da haberdar olduğu hatırlatılarak, onların zannettiklerinin aksine bir gün bunun hesabını mutlaka vereceklerine işaret edilmektedir. [102]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/591

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/591.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/591.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/591-592.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/592.

[6] bilgi için bk. Bakara 2/1

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/592.

[7] İbrahim 14/4

[8] ayrıca bk. Zümer, 39/28

[9] Şevkânî,TV,578-579

[10] İsrâ 17/82

[11] Taberî, XXIV, 91; İbn Atıyye, V, 4

[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/592-594.

[13] Râzî, XXVII, 98

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/594-595.

[15] Bakara 2/265

[16] Zemahşerî, III, 383; Râzî, XXVII, 99

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/595-596.

[17] İbn Atıyye, V, 5; Zemahşerî, III, 383; Râzî, XXVII, 100

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/596.

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/597.

[19] Hac 22/47

[20] bilgi için bk. A'râf 7/54

[21] Tekvin, 1/1-31,2/1-3

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/597-598.

[23] Râzî, XXVII, 102

[24] İbn Atıyye, V, 6

[25] Taberî, XXIV, 98; İbn Âşûr, XXIV, 245

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/598-599.

[27] meselâ bk. Şevkânî,IV, 581

[28] Esed, III, 972

[29] Şevkânî, IV, 581

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/599.

[30] Esed, ÜT, 972; bilgi için bk. Bakara 2/29; A'râf 7/54

[31] ayrıca bk. Sâffât 37/7

[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/599-600.

[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/600-601.

[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/601.

[35] meselâ bk. Taberî,XXIV, 100-101; İbn Atıyye, V, 8

[36] bu itirazın eleştirisi konusunda ayrıntılı bilgi için bk. En'âm 6/8

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/601.

[37] bilgi için bk. A'râf 7/65-72

[38] Râzî, XXVII, 112

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/601-602.

[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/602.

[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/603.

[41] İbn Atıyye, V, 10

[42] Zemahşe-rî, İÜ, 389; Râzî, XXVII, 115

[43] Mümtehine 60/1

[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/603-604.

[45] Nûr 24/24; Yâsîn 36/65

[46] bk. Ta-beri, XXIV, 106; Şevkânî, IV, 585

[47] Buhârî, "Tefsir", 41/2

[48] Bakara 2/46

[49] Hakka 69/20

[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/604-605.

[51] Zemahşerî, III, 390

[52] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/605.

[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/605-606.

[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/606.

[55] İbn Atıyye, V, 13

[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/607.

[57] Şevkânî, IV, 588

[58] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/607.

[59] Taberî, XXIV, 114

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/607-608

[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/608.

[61] Müsned, III, 413; Müslim, "İman", 62

[62] Râzî, XXVII, 123; Şevkânî, IV, 589

[63] benzer görüşler içîn bk. İbn Âşûr, XXIV, 286

[64] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/608-610.

[65] Şevkânî, IV, 590

[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/610.

[67] XXVII, 126* 1271Hz. Âişe, bir soru dolayısıyla Hz. Peygamber'İn ahlâbnrn Kur'an ahlâkı olduğunu bildirmiştir (Müslim, "Müsâfirîn", 139

[68] Ahzâb 33/21

[69] İbn Âşûr, XXIV, 295

[70] meselâ bk. Buhârî, "Menâkıb", 32; "Hudûd", 10, 12; Müslim, "Hudûd", 8,9; "Fezâil", 77

[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/610-612.

[72] bu yöndeki açıklamalar için bk. Taberî, XXIV, 120; Şevkânî, IV, 591

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/612.

[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/613.

[74] meselâ bk. Zemahşerî, IH, 392; Râzî, XXVII, 129; İbn Âşûr, 299-300

[75] Necm 53/19

[76] Nûh 71/23

[77] Bilgi için bk. Mustafa Çağncı, "Arap [İslâm'dan Önce Araplarda Dİn]", Dİ A, III, 316-321

[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/613-614.

[79] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/614.

[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/614.

[81] İbn Atıyye, V, 19; Şevkânî, IV,593); doğruluktan sapmak, kozmolojik deliller ortaya koyan âyetlerin ifade ettiğigerçeklerden yüz çevirmek <îbn Âşûr, XXIV, 304

[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/614-615.

[83] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/615-616.

[84] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/616.

[85] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/616-617.

[86] Kur'an'ın Arapça İndirilmesinin gerekçeleri hakkında ayrıca bk. Zümer 39/28

[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/617-618.

[88] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/618.

[89] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/618.

[90] Zemahşerî, III, 394

[91] meselâ bk. Râzî, XXVII, 136; İbn Âşûr, XXV, 6

[92] ayrıca bk. Lokman 31/34

[93] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/618-619.

[94] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/620.

[95] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/620-621.

[96] İbn Atıyye, V, 23

[97] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/621.

[98] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/621

[99] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/621-622.

[100] Bu iki farklı yorum için bk. Taberî, XXV, 4-5; Râzî, XXVII, 139;Şevkânî,IV,598

[101] Şevkânî, IV, 598; İbn Âşûr, XXV, 20

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/622-623.

[102] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/623.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #79  
Eski 03-08-07, 23:28
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

40

Mü'min (Gâfir) Sûresi

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

60

Âyet Sayısı :

85

Nüzulü


Mushaftakİ sıralamada kırkıncı, iniş sırasına göre altmışıncı sûredir. Zümer sûresinden sonra, Fussilet sûresinden önce Mekke'de inmiştir. "Hâ. Mîm" diye başlayan ve arka arkaya gelen yedi sûrenin ilkidir.[1]



Adı



Sûre yaygın olarak iki isimle anılmaktadır. Bunlardan ilki olan "Mü'min", Firavun ailesinden olup imanını saklayan kişiden söz eden 28. âyette; ikincisi ise "bağışlayan" anlamına gelen "Gâfir" olup yüce Allah'ın günahları bağışlamasından, tövbeleri kabul etmesinden söz eden 2. âyette geçmektedir. [2]



Konusu



Mü'min sûresinde ağırlıklı olarak "Allah'ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlardan, bu âyetlere karşı mücadele verenlerden söz edilmekte; genellikle Mekke putperestlerinin aristokrat tabakasından oluşan bu kesimin karakteri, genel tutumları ve amaçlarıyla görecekleri cezalar üzerinde durulmaktadır. Sûre, Allah'ın rahmetinin ve İlmînin genişliği, kudretinin sınırsızlığı; ilâhî hakikatleri yalanlamaya kalkışanlann cezaları ve pişmanlıkları, uhrevî yargılamanın adaletli oluşu gibi konulara dair açıklamalarla başlar. Hz. Mûsâ ile Firavun ve onu izleyenler arasında geçen mücadeleye değinilirken Musa'nın dinine gizlice inanmış bir müminin inkarcılara yönelttiği anlamlı ve yararlı uyarılara yer verilir. Allah'tan başka İlâh bulunmadığı ve O'ndan başkası için yapılan ibadetlerin geçersiz olduğu, Allah'a şükretmekten yüz çevirenlerin bu yanlıştan dönmelerini sağlamak üzere onlara ilâhî nimetlerin hatırlatılması, öldükten sonra tekrar dirilmenin mümkün olduğunun kanıtlanması ve bu konuda insanların uyarılması, Allah Teâlâ'nın Resûlü'nü destekleyeceğine dair vaadi sûrenin başlıca konulanndandır. Sûre, ellerinde fırsat varken gerçeği görüp Peygamber'in getirdiği açık seçik gerçekleri kabul edecekleri yerde, kendi temelsiz bilgilerine güvenerek, kibre kapılıp inkâr yolunu seçenlerin İlâhî ceza ile yüz yüze geldiklerinde İnanmalarının artık kendilerine fayda vermeyeceği uyarısında bulunan açıklamalarla son bulmaktadır. [3]



Fazileti



Ebû Hüreyre'nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber, Mü'min sûresinin ilk üç âyeti ile Âyete '1-kürsî 'yi [4]sabah akşam okuyan bir kimsenin bu sayede korunacağını ifade etmiştir. [5]



Meali



Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2-3. Kitab'ın indi-rilişi azız ve alîm olan, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, hem cezalandırması şiddetli hem lütfü bol olan Allah'ın kalındandır. O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş yalnız O'nadır. 4. İnkâra sapanlardan başkası Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişmez. Onların şehirden şehire rahat rahat dolaşabilmesi seni yanıltmasın. 5. Onlardan önce Nuh'un kavmiyle bunların ardından gelen çeşitli topluluklar da ilâhî gerçeği yalanlamış, her topluluk kendi peygamberlerini yakalayıp etkisiz hale getirmeye kalkışmış, asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi; sonunda onların yakalarına yapıştım. Nasılmış benim cezalandırmam gördüler! 6. Böylece inkâra sapanlarla ilgili olarak Rabbinin verdiği, "Onlar artık cehennem ehlidirler" şeklindeki hüküm gerçekleşmiş olacak. 7. Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rablerîni hamd ile teşbih ederler, O'na ulanırlar ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: "Ey Rabbimiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! 8. Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanları kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine kabul buyur. Kuşkusuz sen azizsin, hakimsin. 9, Onları kötü sonuçlardan koru. O gün sen kimi kötü sonuçlardan korumuşsan onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir. İşte en büyük kurtuluş da budur." [6]



Tefsiri



1. Sûre başlarındaki bu tür harflere "hurûf-i mukattaa"denir. [7]



2-3. Kitaptan maksat Kur'ân-ı Kerîm'İn tamamı veya özellikle bu sûredir. Bu iki âyette Allah Teâlâ'nın altı sıfatı zikredilmiştir. Bunlardan azîz, Allah'ın kudretinin üstünlüğünü ve şanının yüceliğini; alîm, ilminin genişliğini ifade eder. Zikredilen diğer sıfatlan da günahları bağışlaması, tövbeleri kabul etmesi, cezalandırmasının şiddetli olması ve lütuf sahibi olmasıdır. Böylece bu iki âyetin, Cenâb-ı Hakk'uı ulûhİyet özelliklerini veciz bir ifadeyle özetlediği görülmektedir. [8]



4-6. "Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişmekken maksat, yüce Allah'ın kelâmından olabildiğince doğru ve sağlıklı bir şekilde yararlanmak için bunların anlamını kavrama çabası içinde olmak, bu amaçla âyetlerin anlamlan üzerine bilimsel tartışmalar yapmak değildir; zira bu, müslümanlarm başlıca görevlerinden olup İslâm tarihi boyunca da başta tefsir olmak üzere fıkıh, kelâm gibi ilimlerde bu tür tartışmalar geniş bir biçimde yapılmıştır. Âyetin eleştirdiği tutum, Mekke putperestlerinin, akıllarınca 2. âyette vurgulanan hakikati yani Kur' an' m Allah katından indirildiği gerçeğini inkâr maksadıyla tartışmaya girişerek bu gerçekle mücadele etmeye, onu çürütmeye çalışmalarıydı. Bunlar çoğunlukla o günkü toplumun ekonomik ve sosyal statü bakımından ileri gelen kesimini oluşturdukları için Kur'an'ın hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi değerleri önde tutan Öğretisi karşısında bu konumlarının sarsılacağından kaygı duyuyor, bu sebeple Allah'ın âyetlerini etkisiz kılma savası veriyorlardı. Onlar, bütün inkarcı ve zorba tutumlarına rağmen, belirtilen ekonomik ve sosyal konumlan sayesinde çeşitli şehirlere daha çok ticaret amaçlı geziler yapabiliyor, geniş İmkanlar elde edebiliyorlardı. Muhtemelen bu durumun müslümanlar üzerinde bir moral bozukluğuna ve ümitsizliğe yol açmasını önlemek üzere âyette, "Onların şehirden şehire rahat rahat dolaşabilmesi seni yanıltmasın" buyurulmuş; böylece Yüce Allah'ın onlara bu imkanları vermesinin, kendileri için bir fırsat ve imtihan olduğu, sonunda hak edenlerin gerektiği şekilde cezalandırılacağı ima edilmiştir. [9] Nitekim 5-7. âyetlerde Hz. Nuh'un inkarcı kavmiyle bunların ardından gelen çeşitli toplumların benzer tutumlarına ve bunların akıbetlerine yapılan kısa değinmeler de bunu göstermektedir. Kur'an-ı Kerîm, inkâr ve haksızlıkta ısrar eden hiçbir toplumun bu tutumunu devam ettirdiği sürece ayakta kalamayacağını, mutlaka günün birinde kahredici bir ceza İle yok olup gideceğini, âhirette de cehenneme atılacaklarım, bunun ilâhî bir yasa (sünnetullah) olduğunu sık sık vurgular. [10]



7-9. "Arşı yüklenenler" de "onun çevresinde bulunanlar" da melekler topluluğudur. Hakka sûresinin 17. âyetinde kıyamet sırasında arşı sekiz meleğin yükleneceği bildirilmektedir. Arşın anlamı, onu sekiz meleğin yüklenmesi ve onun çevresinde yine meleklerin bulunmasıyla ilgili olarak eski tefsirlerde -klasik astronomiden de etkilenen- bazı açıklamalar yapılmıştır; ancak bu açıklamaları, İslâm'ın tenzihe ağırlık veren ulûhiyyet telakkisiyle bağdaştırmanın güç olduğu görülmektedir. Bu sebeple âyette mecazî bir anlatım bulunduğunu düşünerek "arş"ı Allah'ın mutlak hükümranlık ve yönetimi; meleklerin arşı yüklenmesini, Allah'ın buyruğuna eksiksiz uyarak işlerini yürütmeleri; yine bazı meleklerin arşın çevresinde bulunmalarını da Allah'a yakın olmaları, O'nun iradesini gerçekleştirmesinde araç işlevi görmeleri şeklinde açıklayanlar olmuştur. [11]

Yukarıda inkarcıların acı akıbetleri özetlendikten sonra bu âyetlerde de meleklerin dua mahiyetindeki sözleri çerçevesinde müminleri bekleyen kurtuluşa ve mutlu geleceğe işaret edilmektedir. Râzî, meleklerin buradaki dualarıyla ilgili olarak özetle şu açıklamaları yapmaktadır (XXVII, 31-37):

a. Meleklerin Allah'ı hamd ve teşbih ile anmaları ve O'na iman etmeleri, Allah'ın emrine saygının (et-ta'zîm li-emrillâh); müminler için dua edip onların bağışlanmasını dilemeleri de yaratılmışlara şefkatin (eş-şefkatü alâ halkıllâh) ifadesidir.

b. Âlimlerin çoğu bu âyetlere dayanarak meleklerin insanlardan daha üstün olduğunu savunmuşlardır. Çünkü melekler, günah işlemekten uzak oldukları için burada kendileri hakkında bağış dilemeyİp müminler hakkında dilekte bulunmuşlar, onların kurtuluşu için dua etmişlerdir.



c. Bu âyetler dua âdabına da işaret etmektedir. Buna göre melekler Allah'ı hamd ve teşbih ile anarlar, ardından "Ey Rabbimiz!" diyerek başlar, önce Allah'ın rahmetinin ve ilminin genişliğini dile getirirler; daha sonra da Allah'a inanıp O'na yönelen, yolundan giden insanlar için bağış, kurtuluş ve mutluluk dileklerinde bulunurlar.

d. Meleklerin yüce Allah'ı anarken 7. âyette sırasıyla rubûbiyyet, rahmet ve ilim sıfatlarını öne çıkardıkları görülmektedir. Rubûbiyyet, Allah'ın eşsiz-örneksiz yaratıcılığını (îcâd ve ibda') ifade eder; terbiye kelimesi de rubûbiyetten gelmekte olup "bir şeyi en mükemmel durumlara ve en güzel niteliklere kavuşturma" anlamına gelir. Buna göre rab ismi, bütün mümkün varlıkların hem ortaya çıkmalarının hem de varlıklarını sürdürmelerinin yüce Allah'ın yaratma ve yaşatmasına bağlı bulunduğuna işaret eder. Âyetteki rahmet ile ilgili ifade Allah'ta iyilik, merhamet ve cömertlik yönünün, kötülüğe uğratma yönüne baskm bulunduğunu; ilim ile ilgili ifade de O'nun bilgisinin, küllisinden cüz'îsine kadar her bir varlık ve olayı bütün ayrıntılarıyla kuşattığını göstermektedir. Bu duada İlim sıfatına bu şekilde yer verilmesinin sebebi, Allah'ın kendisine yöneltilen dilekleri de eksiksiz bildiğine vurgu yapmaktır; zira duymayan, bilmeyen birinden dilekte bulunmanın anlamı yoktur.

e. Melekler, kendileri hakkında dua ettikleri müminlerin atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup iyi yolda bulunanların kurtuluşları için de dilekte bulunmuşlardır; çünkü bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada (cennet) da yakınlarıyla birlikte olmak kişinin mutluluğuna mutluluk katar. [12]



Meali



10. İnkâra sapanlara (âhirette) şöyle seslenilecek: "Siz inanmaya çağın-lın inkâr prierken Allah'ın size kızması sinirli şirin kendinize kızgınlığınızdan elbette daha şiddetlidir." 11. "Ey Rabbimiz, diyecekler, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?" 12. Bu duruma düşmenizin sebebi, yalnız Allah'ın ismi anıldığı zaman inkâra sapmanız, ama O'na ortak koşulduğunda (buna) sizin de inan-manızdır. Artık hüküm, yüce ve ulu olan Allah'a aittir. [13]



Tefsiri



10-12. Tefsirlerde, "Allah'ın kızması" diye çevirdiğimiz ifadedeki makt kelimesinin, insanlardaki öfke duygusuyla karıştırılmaması gerektiğine önemle dikkat çekilir. Zira insanlardaki bu tür duygular azahp artmakta, hatta zaman zaman aklın kontrolünden çıkabilmekte, hak ve adalet ölçülerinin dışına saptırabilmekte-dir. Bu nedenle İslâm bilginleri, öfkeyi geçici delilik olarak değerlendirmişlerdir. [14] Allah bu tür beşerî duygulardan münezzeh olduğundan, "öfke, kızgınlık" anlamına gelen gazap, makt, suht kelimeleri Allah hakkında kullanıldığında genellikle "Allah'ın günah işlenmesinden hoşnut olmaması, günahkârları rahmetinden uzaklaştırması, cezalandırmayı murat etmesi" şeklinde ulûhiyyetin şanına uygun düşecek tarzda açıklanmıştır. [15]

Allah'ın, kitapları ve peygamberleri aracılığıyla yaptığı uyanlara kulak tıkayarak dünya hayatını inkâr ve isyanlarla geçirenler, âhirctte hak ettikleri kötü akıbetle yüz yüze gelince üzüntü ve pişmanlıklarından dolayı kendilerine büyük bir kızgınlık duyacaklar; suçlu olduklarını itiraf ederek kurtuluş yolu arayacaklar, ancak cezalandırılmaktan kurtulamayacaklardır. Çünkü onlar, bütün uyarılara rağmen tevhid inancını reddetmişler, din olarak putperestliği seçmişlerdir; Allah'ın ismi anıldığında veya O'nun dinine çağırıldıklarında inkarcı bir tavır takındıkları halde Allah'a ortak koşulduğunda tereddüt etmeden bu bâtıl inanca kendileri de katılmışlardır.

"Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin" şeklindeki ifadede geçen "iki ölürrTden biri, -ağırlıklı yoruma göre- insanın ana rahminde hayata kavuşmazdan önceki cansız nesneden ibaret hali, İkincisi dünya hayatının sona ermesi hali; "iki dirilme'Men ilki ana rahminde hayat kazanması, ikincisi de öldükten sonra diriltilmesidir. Buna göre İnsanlar yok iken var edilirler, sonra dünyada bir kere ölürler; kıyametten sonra da ikinci kez hayata kavuşturulurlar Şevkânî, IV, 554 iki Ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. [16]



Meali



13. Size işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur. Ama Allah'a yönelenden başkası (bundan) ders çıkarmaz, 14, Haydi, inkarcıların hoşlarına gitmese de içten bir dindarlıkla yalnız Allah'a bağlanarak O'na dua ediniz. 15. O'nun dereceleri yüksektir, Arş'm sahibidir; buluşma günü hakkında uyanda bulunmak için iradesiyle kullarından dilediğine vahyi indirir. 16.0 gün onlar, Allah'a gizli kalan hiçbir şeyleri olmadan (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek re mutlak hükümran olan Allah'ındır! 17.0 gün herkes yaptığının karşılığını bulur. O gün hiçbir haksızlık olmayacaktır; kuşkusuz Allah'ın hesabı çok hızlıdır. 18. Yaklaşan gün konusunda onları uyar; çünkü dehşet içinde yutkunurlarken yürekleri ağızlarına gelmiş olacak; zalimlerin hiçbir dostu, isteğine uyulacak hiçbir şefaatçisi olmayacaktır. [17]



Tefsiri



13-15. Bir önceki âyetin sonunda Allah, zâtını "yüce ve ulu" şeklinde nitelemişti; burada ise kendi yüceliği ve

ululuğunun bazı kanıtlanın göstermektedir. "İşaretler" (âyât), Allah'ın varlığına, birliğine, yaratıp yönetmesine delâlet eden varlık ve olaylar; "gökten indirilen rızık" ise gerek insanların gerekse bitkilerin ve hayvanların yararlandığı yağmurdur. Burada ayrıca insanın zihnini ve gönlünü bu ilâhî işaretlere açık tutup onlardan gerekli sonuçlan çıkarması, bunun için samimi bir yöneliş ve arayış içinde olması, içten bir bağlılıkla Allah'a yönelip O'na kulluk ve dua etmesi gerektiği de belirtilmektedir.

"O'nun dereceleri yüksektir" diye çevirdiğimiz "refîu'd-derecât" tamlamasındaki refî kelimesi hem “yüksek” hem de “yükselten” anlamına âyetin bu bölümü iki farklı şekilde yorumlanmıştır. [18] a) "Allah'ın dereceleri yüksektir"; yani Allah, kendisinin saygınlığını ve yüceliğini gösteren sayılamayacak derecede üstün niteliklere sahiptir; bu sebeple dua ve ibadete de ancak O lâyıktır; O'nu bırakarak hangi türden olursa olsun asla O'nun derecesine ulaşması düşünülemeyecek varlıkları tanrı yerine koyup onlara tapmak akıl ve iz'anla bağdaşmaz. b) "Allah, dereceleri yükseltendir"; meleklerin, peygamberlerin, sevdiği ve himayesine aldığı diğer kullarının derecesini yükselten O'dur. Şu halde maddî ve manevî alanda sağlıklı ve hayırlı gelişme de ancak O'nun lütuf ve inâyetiyle mümkündür. Çünkü O, "Arş'ın sahibidir"; yani mutlak hükümranlık O'nundur, bütün varlık ve olayların yönetimi ve nihaî kaderi O'nun elindedir.

Râzî, 15. âyet metninde vahyin "ruh" kelimesiyle ifade edilmesini özetle şöyle açıklar: "Ruhlar, ilâhî bilgiler ve kutsal hakikatlerle hayat kazanır; vahiy ruhlara bu bilgileri ve hakikatleri kazandırdığı için ruh diye anılmıştır. Ruh, canlı olmanın sebebi, vahîy ise belirtilen manevî hayata ulaşmanın sebebidir" (XXVII, 44). Yüce Allah, kullarından dilediğine, yani peygamberlerine vahiy indirmek suretiyle dinî ve ahlâkî hayatları bakımından bireyler ve toplumlar için bir ruh ve can değerinde olan lütufta bulunmuş olmaktadır. Son İlâhî vahiy olan Kur'an da bu anlamda ruh olarak İsimlendirilmiştir. [19]

Âhiret gününde bütün yaratılmışlar veya semavî varlıklarla dünyevî varlıklar ya da yaratıcıyla kullan bir araya geleceği için 15. âyette o günün "buluşma günü" şeklinde nitelendirildiği belirtilmektedir. Bu buluşmayı, zalimlerle mazlumların veya insanlarla onların dünyadayken yaptıkları işlerin buluşması olarak açıklayanlar da vardır. [20]



16-18. "Buluşma günü"nde yani âhirette olup biteceklerin bir Özeti verilmektedir. Buna göre bütün insanlar, -dünyadayken yaptıkları eylemlerin hiçbiri Allah'a gizli kalmaksızın- yeniden hayat sahnesine çıkacaklar; kendisinden başka hiç kimsenin hükümranlık yetki ve imkanının bulunmadığı, sınırsız otorite sahibi, dolayısıyla tek ve mutlak hakim olan Allah'ın âdil ve sür'atli yargılamasının sonunda hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaksızın herkes dünyada yaptıklarının karşılığını bulacak; cenneti hak edenler cennete, cehennemi hak edenler cehenneme gönderilecektir.

Bir yoruma göre bütün insanlar mahşerde toplandıklarında bir görevli, 16. âyetteki ifadesiyle "Bugün hükümranlık kimindir?" diye seslenecek; bunun üzeri tnnlsmsmlann hpnsi bir anızdan. "Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!" diye cevap vereceklerdir. Soru soranın bir melekler topluluğu, cevap verenin de başka bir melekler topluluğu veya soru soranın ve cevap verenin bizzat Yüce Allah olacağı yönünde görüşler de vardır. [21] 16. âyette, insanların ya inanmadıkları İçin hiç hesaba katmadıkları veya inanmakla birlikte gaflet ve ihmalleri yüzünden yeterince dikkate almadıkları âhiret gerçeğiyle yüz yüze gelince hissedecekleri korku ve çaresizliğin, içine düşecekleri yalnızlık halinin veciz ve sarsıcı bir ifadesi yer almaktadır. [22]



Meali



19. Allah, gözlerin kötü niyetli bakışını ve kalplerin sakladıklarını bilir. 20. Ve Allah adaletle hüküm verir; onların taptıkları ise hiçbir şeye hükme-demezler. Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi işiten ve en iyi görendir. 21. Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğunu görmediler mi? Onlar, güçleri ve yer yüzünde bıraktıkları eserler itibariyle bunlardan daha üstün idiler. Böyleyken Allah onları günahtan yüzünden yakalayıp cezalandırdı; kendilerini Allah'a karşı koruyan da olmadı. 22. Bunun sebebi, peygamberleri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde bunları inkâr etmeleriydi. İşte bunun için Allah onları yakalayıp cezalandırdı. Çünkü O güçlüdür, cezası çok çetindir. [23]



Tefsiri



19-20. "Gözlerin kötü niyetli bakışı"ndan maksat, bakılması helal olmayan şeylere veya helâl olmayan şekilde, tarzda bakmak; "kalplerin sakladıkları" ise insanın içinden benimsediği, ancak farklı nedenlerle eylem olarak dışa yansıtmadığı veya yansıtamadığı niyet ve düşünceleridir. [24] Daha çok ahlâk kitaplarında insanın bütün tutum ve davranışları "uzuvların fiilleri ve kalbin fiilleri" diye ikiye ayrılır. Allah'ın ilmi her iki fiil alanım da kuşatmıştır. Hz. Peygamber, amellerini niyetlere göre değerlendirebileceğini. [25] bir kimse hayırlı bir iş yapmaya niyet etmekle birlikte herhangi bir agel yflzünden bunu gerçekleştiremese bile yine de Allah'ın ona sevap yazacağım bildirmiştir. [26] Buna karşılık İnsan, içinden bir kötülük yapmayı düşünmek, hatta kesin karar vermekle birlikte, düşünce ve niyetini eyleme dönüştürmezse bundan dolayı günahkâr sayılmaz. [27] Hatta Gazzâlî'nin açıklamalarına göre eğer kötü eylemden vazgeçmenin arkasında Allah korkusu, insan sevgisi, pişmanlık duyup günah işlemekten sakınma gibi olumlu nedenler varsa, iyi bir nedenle ondan vazgeçtiği için sevap bile kazanır. Ancak -günah işleme arzusu değişmemekle birlikte- korku, acizlik, şartların elverişli olmaması gibi nedenlerle niyet ve düşüncesini gerçekleştirememiş kişi, buna rağmen kötü niyet ve düşüncesinden dolayı günahkâr sayılır[28]Nitekim 20. âyette Allah'ın adaletle hüküm vereceğini bildiren ifade de buna işaret etmektedir.

Bütün bu açıklamalarda putperestlerin bâtıl inançlarından kurtarılması, onlara yeni bir dinî ve ahlâkî zihniyet aşılanması amaçlanmaktadır. Gerçek Tanrı her bir kulunun neler yaptığını, hatta neler düşündüğünü, içinde ne tür niyetler taşıdığını bilir; onlar hakkında niyetlerine ve amellerine göre hükümler verir, nihayet ödüllendirir veya cezalandırır. Buraya kadar geçen âyetlerde gerçek İlâh hakkında iki kategoride bilgi verildi: 1. O vardır, birdir; bilgisi, kudreti, hükümranlığı gibi niteliklerinde eşsiz ve mükemmeldir; 2.0 aynı zamanda insanlar için dinî, ahlâkî planda yasa koyucudur; buyrukları ve yasaklanyla bireylerin ve toplumların hayatlarına, iradesine uygun bir düzen vermek ister. Nihaî planda bütün İnsanları âhirette âdil bir şekilde yargılayıp hükümlerine uyanları ödüllendirecek, uymayanları cezalandıracaktır. Putperestlerin tanrı diye taptıkları nesnelerin sadece hüküm verme gücüne sahip olmamaları bile onlara tapmanın anlamsız ve yersiz olduğunu göstermeye yeteceği için 20, âyette bu hatırlatmayla yetİnilmiştir. [29]



21-22. Yüce Allah'ın, kendilerine gönderilen peygamberleri ve onların doğruluklarının belgeleri olan kutsal kitaptan yahut mucizeleri red ve inkâr eden; böylece inkâr ve kötülükte direnen toplumları daha dünyadayken cezalandırıp tarih sahnesinden sildiğini hatırlatan bu kısa değinme, Kur'an'ın ilk muhataplarıyla ilâhî hakikatler karşısında benzer tutumlar sergileyen diğer topluluklar için anlamlı bir uyandır. Kur'an'a ve Peygamber'e karşı direnen putperestler, genellikle güçlerine ve servetlerine güvendikleri için, bunun nasıl bir aldanış olduğuna dikkat çekilmektedir. 22. âyetin sonunda Allah'ın gücünün ve çetin azabının hatırlatılması da güçlerine ve servetlerine güvenenlere yöneltilen uyarıyı pekiştirmektedir. [30]



Meali



23-24. Ândolsun biz Musa'yı ayetlerimizle re apaçık bir kanıtla Firavun, Ilâman ve Karun'a gönderdik; ama onlar, "O bir yalana, bir sihirbaz!" dediler, 25. Mûsâ, katımızdan verilmiş hakikati getirdiğinde, "Onunla birlikte olan inanmış kişilerin oğullarım öldürün, kızlarını diri bırakın!" dediler. Oysa inkarcıların tuzağı hep boşa çıkmıştır. 26. Firavun, "Bırakın bent de şu Musa'yı öldüreyim! Tanrısına yakarsın bakalım (kurtulabilecek mi)! Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yahut ülkede huzursuzluk çıkaracağından kaygı duyuyorum" dedi. 27. Mûsâ ise, "Hesap gününe inanmayan her kibirli kişinin şerrinden, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a sığındım!" dedi. 28. Firavun ailesinden olup imanım saklayan bir mümin kişi şöyle dedi: "Adamı, 'Rabbim Allah'tır' dediği için öldürecek misiniz! Oysa o size Rabbi-nizden âyetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse yalam kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz, 29. Ey benim kavmim! Bugün ülkede hakimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse ona karşı bize kim yardım edebilir!" Firavun ise, "Ben sadece kendi gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum" dedi. 30. İnanan kişi de şöyle dedi: "Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felaketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum: 31. Nûh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin duruma gibi. Allah asla kulları için zulmü istemez. 32. Ey Kavmim! Sizin hakkınızda, insanların çığlıklar atacağı günden korkuyorum. 33. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız ama sizi Allah'tan kurtaracak hiçbir güç bulamazsınız! Allah kimi şaşırtırsa artık onu doğru yola yönlendirebilecek bir güç yoktur. 34. Daha önce Yûsuf da size açık kanıtlar getirmişti; ama siz onun getirdikleri hakkında da hep kuşku içinde oldunuz. Nihayet o vefat edince 'Artık Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeyecek' dediniz. Aşırılığa sapmış, kuşkulara boğulmuş kişiyi Allah işte böyle şaşırtır. 35. Onlar, kendilerine ulaşmış kesin bir kanıt olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler. Bu tutum, gerek Allah yanında gerekse inananlar yanında büyük bir nefrete sebep olur. Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini işte böyle mühürler." 36-37. Firavun, "Ey Hâ-man. dedi, bana yüksek bir kule inşa et; belki bazı yollara, göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Musa'nın ilâhını görebilirim! Doğrusu onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum." İşte böylece, yaptığı çirkin iş Firavun'a güzel gösterildi ve doğru yolu bulması engellendi. Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı. 38. Mümin kişi sözlerine şöyle devam etti: "Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüreceğim. 39. Ey kavmim! Bu dünya hayatı bir sürelik yaranmadan ibarettir; âhirete gelince işte o ebedîlik yurdudur. 40. Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir; kim de -erkek olsun kadın olsun- inanmış bir kişi olarak iyi ve yararlı iş yapmışsa işte böyleleri de cennete girecekler, orada kendilerine hesapsız nimetler verilecektir. 41. Ey kavmim! Nedir bu hal! Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz! 42. Siz bana Allah'ı inkâr etmem, hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O'na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz; ben ise sizi izzet sahibi, çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum, 43. Gerçek şu ki siz beni, bu dünyada da öteki dünyada da çağırılmaya değer olmayan bir şeye davet ediyorsunuz. Kuşku yok ki dönüşümüz Allah'adır ve hakikat çizgisinden sapanlar cehennem ehlidirler. 44. Size söylediklerimi yakında hatırlayıp anlayacaksınız. Ben durumumu Allah'a havale ediyorum; kuşkusuz Allah kullarım çok iyi görmektedir." 45. Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu; Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. 46. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda, "Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!" denilecek. [31]



Tefsiri



23-24. Yukarıda geçmiş toplulukların tarihlerinden ders alınması gerektiğine işaret edilmişti. Buradan itibaren 46. âyete kadar süren bölümde ise geçmişten bîr örnek olmak üzere Firavun'un ve onu destekleyenlerin, Hz. Musa'ya karşı inkâr, isyan ve haksızlıkta direnmeleri; bu yüzden dünyada cezalandırılıp yok edilmeleri; nihayet onları âhİrette nasıl bir akıbetin beklediği anlatılmaktadır. Amaç ise buyandan Kureyş putperestlerini ve genel olarak inkarcıları, İslâm ve Peygamber karşısında olumsuz tutumlarını sürdürdükleri takdirde aynı kötü akıbetin kendi başlarına da geleceği hususunda uyarmak; bîr yandan da henüz inkarcılar karşısında güçsüz durumda bulunan müslümanlara sabır ve ümit telkin etmektir. [32]

Hz. Musa'nın, yüzyıllardır Mısır'da sıkıntı içinde yaşayan İsrâiloğulları'nı kurtarmak üzere Allah'ın emriyle Mısır'a gitmesi ve oradaki mücadeleleri, peygamberlik faaliyetleri ve kendi halkı olan İsrâiloğulları'yla ilişkileri hakkında Kur'an'in başka yerlerinde geniş bilgiler verilmiştir. [33] Burada dikkati çeken en önemli aynntı, gizlice Musa'ya iman etmiş olan kişinin son derece değerli uyarılarına dair geniş açıklamalardır.

Musa'ya verildiği belirtilen "âyetler", genellikle Musa'nın sergilediği mucizeler olarak yorumlanmıştır. "Apaçık bir kanıt" diye çevirdiğimiz "sultamın mü-bîn" ifadesini Taberî, bizim çevirdiğimiz gibi açıklamakla yetinmiştir (XXIV, 55); Zemahşerî, bununla mucizelerin kastedildiğini belirtir (III, 363); İbn Âşûr, Hûd sûresinin 96, âyetinde geçen aynı ifadeyle "aklî delil ya da ilâhî te'yif'in, Şevkâ-nî İse Tevrat'ın kastedildiğini söyler (IV, 558). Ancak Mûsâ'mn o dönemde peygamberlikle görevlendirildiği kesin olmakla birlikte[34] henüz Tevrat'ın indirilmemiş olduğu göz önüne alınırsa Şevkânî'nİn açıklamasının isabetli olmadığı anlaşılır.

Tefsirlerde Hâman, Firavun'un veziri veya sarayındaki önemli şahsiyetlerinden biri, Karun ise Hz. Musa'nın amcazadesi ve Firavun'un üst düzey bir görevlisi olarak tanıtılmaktadır. [35]



25-27. Bu ifadelerden anlaşıldığına göre -henüz Tevrat gelmemiş olsa da-Mûsâ, kavmini kurtarmak İçin geldiği Mısır'da Firavun ve çevresine Allah'ın birliği İnancına dayalı İsrail dinî kültürüne dayanan bazı inançlardan söz etmişti. Halbuki eski Mısır dinî geleneğine göre firavunlar hem kral hem de tanrının oğlu, dolayısıyla tanrı sayılıyordu. İşte Firavun, muhtemelen, Mûsâ'mn sözünü ettiği dinî İnançların kendi halkının geleneksel dinî telakkisini ve kendisinin o telakkiye göre sahip olduğu konumu tehlikeye sokacağını gördüğü için bu kaygısını çevresindekilere, "Onun, dininizi değiştireceğinden yahut ülkede huzursuzluk çıkaracağından kaygı duyuyorum" şeklinde ifade etmiş ve Musa'yı öldürmeye, ona inananların erkek çocuklarını katliama tâbi tutmaya karar vermişti. Nitekim İbn Atıyye de söz konusu âyetleri bu yönde yorumlamaktadır (IV, 555). Ancak bu büyük tehlikeye rağmen Hz. Mûsâ, âhirete inanmadıkları için yaptıklarının yanlarına kalacağını sanan bütün despotik güçlere karşı Allah'ın, kendisine inanıp güvenerek doğru yolda azimle ilerleyenlere yardım edeceğinden emindi. [36]



28-29. Firavun'un ailesinden olduğu bildirilen bu mümin kişinin, Firavun'un amcasının oğlu, Kıptî asıllı biri olduğu rivayet edilir. [37] İbn Âşûr'a göre ismi bilinmeyen bu kişi muhtemelen dinî arayışı olan, bu hususta düşünüp taşınan aklı selim sahibi ve erdemli biriydi. Musa'nın davetini öğrendiğinde aradığı gerçeği bulduğunu düşünmüş ve ona iman etmiştir. Daha sonra Firavun'un Musa'yı öldürmeye karar verdiğini öğrenince onun huzuruna çıkarak kendisini bu kararından vazgeçirmek istemiş, Firavun İse kendi toplumundan olduğu için onu suçlamamış, aksine tavsiyesini dikkate almıştır. İbn Âşûr, Tevrat'ın Çıkış kitabında (10/7) geçen "Ve Firavun'un kullan kendisine dönüp dediler: Ne vakte kadar bu adam bize tuzak olacak? Adamları salıver de Al-lahlan rabbe ibadet etsinler..." ifadesiyle bu zâta işaret edildiği kanaatindedir. (XXIV, 128-129).

Ukbe b. Ebû Mutî' isimli putperestin, Kabe'de bulunan Hz. Peygamber'e saldırarak boğazına sanldığmı gören Hz. Ebû Bekir, saldırganı ellerinden yakalayarak Resûllah'ı kurtarmış; daha sonra burada kendisinden bahsedilen mümin kişinin sözlerini nakleden âyetin, "Adamı, 'Rabbim Allah'tır' dediği için öldürecek misiniz! Oysa o size Rabbinizden âyetler getirmiştir" mealindeki bölümünü aynen tekrarlamıştır. [38]Hz. Ali'nin, "Allah'a yemin ederim ki Ebû Bekir'in davranışı Firavun ailesinden olan mümin kişininkin-den daha da önemlidir. Çünkü o kişi imanını saklamıştı, oysa Ebû Bekir inandığını açıkça İfade etmiş, malını ve canını bu yola adamıştır" dediği rivayet edilir. [39]

Mümin kişinin, Mûsâ ile ilgili olarak "Eğer yalancı biriyse yalanı kendi za-rannadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir" ifadesi, Musa'nın ortaya koyduğu gerçekler hakkında kuşkusu olduğu anlamına gelmez. Bu ifadesiyle o, Firavun ve taraftarlarının fevrî davranarak Musa'yı öldürmelerini Önlemeyi, onun tebliğleri hakkında soğukkanlı ve sağlıklı olarak düşündükten sonra bir karar vermelerim sağlamayı amaçlamıştı. Bu ifade, aynı zamanda farklı bir düşünce ve inanç ortaya koyanlar karşısında ölçülü, soğukkanlı davranmak, sağduyuyla hareket etmek: bunların doğruluğu ve yanlışlığı üzerinde düşünüp taşındıktan sonra bir karara varmak ve tavır belirlemek gerektiği yönünde genel bir ders ve uyarı anlamı taşımaktadır. 29. âyet ise siyasî güç ve hakimiyetin, zorbalık, baskı ve haksızlık aracı olarak kullanılmaması gerektiğini; aksine davranmakta ısrar edenlerin, sonunda İlâhî cezaya çarptırılmalarının kaçınılmaz olduğunu hatırlatması bakımından son derece önemlidir.

Firavun'un, "Ben sadece kendi gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum" şeklindeki ifadesinden, mümin kişinin söylediklerinin başkaları tarafından haklı görüldüğü veya en azından Firavun'un Musa'yı Öldürme düşüncesinin doğru olup olmadığı konusunda onların zihninde tereddüt uyandırdığı anlaşılmaktadır. [40]



30-33. Mümin kişi, halkını iki büyük tehlike konusunda uyarmaktadır: İlki, peygamberlerine karşı gelip inkâr ve kötülüklerinde ısrar eden eski toplulukların kötü akıbetleridir. Allah, onları hak ettikleri için cezalandırmıştır, çünkü O, kullarına haksızlık yapılmasını istemez. İkinci uyardığı tehlike İse "insanların (dehşet içinde) çığlıklar atacağı" mahşer gününde yardımsız, koruyucusuz kalacakları sıradaki çaresizlikleridir. 30-31. âyetlerdekİ İfadeden, Kiptiler'den oluşan Mısırlılar'm, Nuh kavmi, Âd ve Semüd gibi eski kavimlerin başlarına gelenlerden haberdar olduklarını göstermektedir. Zira Nûh tufanı her dönemde bilinen meşhur bir olaydı; Mısır'a yakın bir coğrafî bölgede yaşamış olan Âd ve Semûd'un başına gelen büyük felaketlerden haberdar olmamaları da mümkün değildi.

"Allah, kulları için zulmü istemez" cümlesindeki zulüm hem şirk ve inkârı hem de her türlü haksız muameleyi ifade etmekte olup âyette her iki anlamı da kastedilmiştir. Aynca zulüm kelimesinin nekire (belgisiz) olması, mutlak olumsuzluk ifade etmektedir. Buna göre yüce Allah ne kendisi kullarına zulmeder ne de kullarının herhangi bir şekilde haksızlığa tevessül etmelerine razı olur. [41]



34-35. Kur'an-ı Kerîm'de 12. sûrenin hemen tamamı Hz. Yûsuf'a ilgili olup onun ismini taşımaktadır. Orada da görüldüğü üzere Hz. Yûsuf, kardeşlerinin bir ihaneti sonucunda Mısır'a götürülüp köle olarak satılmış, iftiraya uğrayarak hapse atılmış, Allah'ın kendisine verdiği ilim ve hikmet sayesinde rüyaları yorumlamadaki maharetiyle ismini Mısır hükümdarının sarayına kadar duyurmuş, hükümdarın rüyasını yorumlayarak onun ilgisini kazanmış ve hazine işlerine bakmakla görevlendirilmişti.

Hz. Yûsuf a özel bir kitap indirilmediği bilinmektedir. Ayrıca Yûsuf sûresinde (12/55) onun, kendisinin dürüstlüğünden söz ederek hazinenin yönetimine atanmasını talep ettiği bildirilmekle beraber açık bir dinî tebliğde bulunduğuna dair bilgi verilmemektedir. Bununla birlikte daha hapishanedeyken yanındakilere Allah'ın kendisine özel bir bilgi öğrettiğini söylüyor; aynca Mısır halkının Allah'a ve âhiret gününe inanmadıklarım belirtip bunu eleştiriyor; kendisinin, ataları İbrahim ve İshak ile babası Yak'ub'un dinî geleneğine tabi olduğunu açıklıyordu. [42] Bu şekildeki beyanlarını hapishaneden çıktıktan ve önemli devlet görevine getirildikten sonra da devam ettirmiş olabilir. Bu durumda konumuz olan 34. âyette Yûsuf'un Mısırlılar'a getirdiği bildirilen "açık kanıtlar" (beyyinât), muhtemelen onun, bir peygamber olarak Mısır yöneticilerine ve halkına İbrânimî gelenekteki temel dinî inançlara dair zaman zaman yaptığı açıklamalar ve bu konularda verdiği açık seçik bilgiler, gösterdiği kanıtlar olmalıdır. Ne var ki Mısırlılar, dünya işleri konusunda Yûsuf'un bilgisinden ve dürüstlüğünden istifade ederken, 34, âyetten anlaşıldığına göre dinî meselelerde ortaya koyduğu bu açık gerçekleri kuşkuyla karşılamışlar; Hz. Yûsuf vefat ettikten sonra da âdeta ondan kurtulduklarına şükrettikleri anlamına gelen sözler söylemişlerdi.

İşte konumuz olan âyetlerde sözleri nakledilen mümin kişi, Mûsâ dönemindeki Mısırltlar'a yüzyıllar önce atalarının Yûsuf karşısında takındıkları olumsuz tavrı hatırlatıyor ve atalarının yapttklan yanlışlan tekrar etmemeleri gerektiği yönünde onları uyan yordu.

Bu âyetlerde, peygamberler karşısında inkarcı ve isyankâr tutumlar sergileyenlerin niteliklerini ifade etmek üzere seçilmiş olan kelimeler özellikle dikkat çekicidir. Bunlardan müsrif, gerçeklik, adalet ve dürüstlük ölçülerini aşan her türlü inanç, düşünce ve eylemin sahibini ifade eder. Kur'an'da bu kelime yoğun olarak, peygamberler ve onların ortaya koydukları ilâhî hakikatler karşısında sağduyulu, adaletli ve gerçekçi davranış ölçüsünden sapan; çıkar kaygılarının veya öfke ve şiddet duygularının etkisine kapılıp tepkisel davranışlar sergileyen, taşkınlık yapan putperest ve inkarcılar için kullanılır. Mealde "kuşkulara boğulmuş" diye çevirdiğimiz mürtâb kelimesi, müspet anlamda hakikati arayıp bulmaya yönelik iyi niyetli kuşkuculukla ilgisi olmayan; aksine, vicdanen doğruluğuna kani olsa bile çıkar kaygılarının, bencil duygu ve tutkularının etkisinde kalan kimsenin ilâhî gerçekler hakkında kuşku uyandırmaya yönelik kötü niyetli çabalarını gösterir. "Büyüklük taslayan, kendini beğenmiş" anlamına gelen mütekebbir de saçma ve küs* tahça bir benlik duygusuyla Allah, peygamber ve vahiy karşısında bile gurur ve kibir taslayan, bu nedenle de peşin bir red ve inkâr tavrına kendini kaptıran inkarcı kişiyi ifade eder. "Zorba" diye çevirdiğimiz cebbar ise bu bağlamda anılan üç olumsuz ruh halinin bir bakıma sonucu olmak üzere zalim, baskıcı ve despotça davranış ve uygulamalar sergileyen kişi ve yönetime işaret eder. Böylece gizli olarak Musa'ya inanmış olan mümin kişinin ifadesini aktaran bu âyetler, dolaylı olarak tam da Firavun'u hatırlatan bir tiran tipinin yanında, bir toplumsal zihniyeti, sınıf ve zümre psikolojisini tanımlamaktadır. [43]



36-37. "Yollar" diye çevirdiğimiz âyet metnindeki "esbâb" (sebebler) kelimesi "kapılar" veya "gök tabakaları" şeklinde de açıklanmıştır. [44] Müfessirlerin çoğu bu âyeti zahirî ve lafzî anlamıyla yorumlamışlar, yani gerçekten Firavun'un "Musa'nın ilâhını" görebilmek için veziri Hâman'dan yüksek bir kule yapmasını İstediğini belirtmişlerdir. Râzî (XXVII, 65) ve Şevkânî (IV, 563) gibi bazı müfessirler, Firavun'un bu şekilde Allah'ı göklerde aramak için kule yaptırmak istemesinin, onun son derece cahil ve ahmak oluşuna delalet ettiğini belirtirler. İbn Âşûr'a göre (XXIV, 145-146) aslında Firavun'un bu kuleyi yaptırmaktaki amacı, Allah'ı görebilmek için göklere yükselmek değil, kulenin tepesinde riyazete çekilmek ve böylece, Mûsâ ve Harun'a geldiği belirtilen vahyin[45] kendisine de gelmesini sağlayacak bir ruh olgunluğuna ulaşmaktı. İnziva ve ruhbanlık uygulaması Mısırlı kâhinlerde de vardı; Firavun, tanrıların oğlu ve kâhinlerin koruyucusu olması hasebiyle bu şekilde vahiy alma derecesine yükselmeye Öncelikle kendisinin lâyık olduğunu düşünüyordu. Aslında Musa'nın bahsettiği anlamda bir ilâhın mevcut olduğuna inanmamakla birlikte, aklınca bunu kendi tecrübesiyle de kanıtlamak istiyordu.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
  #80  
Eski 03-08-07, 23:28
zühd zühd çevirim dışı
Senior Member
 
Giriş: Oct 2006
Mesaj: 1,233
İtibar Gücü: 9
zühd is on a distinguished road
Varsayılan

Ancak Râzî'ye göre Firavun, dağlardan daha yüksek bir kule yapılamayacağım bilmeyecek kadar ahmak değildi; dolayısıyla maksadı yüksek bir yer bulmak olsaydı kule yaptırmak yerine yüksek bir dağa çıkardı. Gerçekte bir materyalist (dehrî) olan Firavun'un asıl amacı şunu kanıtlamaktı: Bir şeyin varlığım kabul etmek için onu görmek gerekir; en yüksek bir yerden bile Musa'nın sözünü ettiği Tann'yı görmek mümkün olmadığına, O'nu görmenin bir yolu bulunamayacağına göre bu Tann'nm varlığına dair bilgi edinmek de mümkün değildir. Râzî'ye göre bilgi edinmenin sadece bir yoluna (duyu) dayandığı için Firavun'un bu kuşkusu temelsizdir; çünkü bilginin "haber ve düşünme'Men (nazar) oluşan iki yolu daha vardır ve bu yollarla Musa'nın sözünü ettiği Tanrı'nın varlığını kanıtlamak mümkündür (XXVII, 65-66).

Firavun'un kule yapma talebi, Musa'nın tanrı anlayışıyla alay için söylenmiş boş bir söz de olabilir. Muhtemelen Firavun, alaylı ama gerçekte Allah'ın varlığı gibi insanoğlunun en büyük arayışı konusunda son derece çirkin ve yanlış olan bu tür söz ve davranışlardan zevk de alıyordu. "İşte böylece, yaptığı çirkin iş Fİravun'a güzel gösterildi" mealindeki ifadeyle bu hususa işaret edildiği düşünülebilir.

Firavun'un yüksek bir kule yaptırıp oraya çıkarak Allah'ın olup olmadığını anlayacağını söylemesi, halkı kandırmak için bir düzen, bir hile de olabilir. Halk (avara tabakası), Tanrı'nın yukarıda olduğuna inanır. Plana göre Firavun, kimsenin çıkamayacağı bir yüksekliğe ulaşmış, fakat Tanrı'y1 görememiş olacak; inince de "Baktım, göremedim, şu halde Tanrı yok" diyecekti.

"Firavun'un tuzağı", onun kule yaptırma tasarısı olarak açıklanmış ve bu tasarının başarısızlıkla sonuçlandığı, yaptığı harcamaların da boşa gittiği belirtilmiştir. [46] Onun tuzağı, Râzî'nin belirttiği yanlış akıl yürütme metodu veya alaylı ifade ve davranışlarla Musa'nın etkisini azaltma planı da olabilir. [47]



38-40. Buradan itibaren 44. âyete kadar devam eden sözlerin Hz. Musa'ya ait olabileceği ileri sürülmüşse de[48] müfessirlerin çoğunluğunun da kabul ettiği üzere, ifadenin akışından bu sözlerin, Musa'ya inandığım gizli tutmaya çalışan kişiye ait olduğu anlaşılmaktadır.

Önceki âyetlerde bjldirildiğine göre söz konusu kişi, Firavun ve adamlarını, Musa'ya karşı şiddete başvurmalarının kendileri için yanlış olduğu ve tehlikeli sonuçlar doğuracağı hususunda uyararak Mûsâ'nm söyledikleri üzerinde sabır, teenni ve sağduyu İle düşünüp sağlıklı karar vermeye çağırmıştı. Burada ise bu çağrısına uymaları halinde doğru yolu bulacaklarını bildirmektedir. "Doğru yol"dan maksat, dünyanın gelip geçici menfaatlerini aşıp "ebedîlik yurdu" olan âhiret kurtuluşuna götüren yoldur. Bu kurtuluşa ise ilâhî gerçekleri inkâr edip kötülükler yaparak değil, inanıp iyi ve yararlı işler yaparak ulaşılabilir. Bu âyetlerde özellikle şu hususlar dikkat çekmektedir: a) Dünya hayatı ve ondaki menfaatler geçici, âhiret hayatı ve oradaki nimetler ise süreklidir; şu halde dünyayı âhİrete tercih ederek yalnız dünya için yaşamak akıllı bir seçim değildir, b) Âhirette kötülükler sadece dengiyle karşılık bulacak, iyilikler ise "hesapsız nimetler"le ödüllendirilecektir[49]

c) İyilik olsun kötülük olsun, insanların yaptıklarının karşılığım bulması bakımından Allah katında erkek-kadın ayırımı yapılmayacaktır. Başka bir ifadeyle cinsiyet özellikleriyle uyumlu olarak belirlenmiş ödev ve sorumluluklarını yerine getiren erkekler ve kadınlar, cinsiyet ayınım yapılmadan ödüllendirilecek, kötülük yapanlar da kötülüklerine denk olarak cezalandırılacaktır; çünkü Allah katında insan ve kul olarak erkek ve kadın eşittir. İbn Âşür'un görüşünün aksine (XXIV, 151) burada erkek ve kadının özellikle zikredilmesi, âhirette amellerin karşılığını burması bakımından İki cins arasında ayırım yapılabileceği yönündeki bir kanaati önleme amacı taşımaktadır, d) Yapılan iyiliklerin âhirette karşılığını bulması iman şartına bağlıdır. Allah'a ve âhirete inanmayanların bu dünyada yaptıklarının karşılığı yine bu dünyada elde ettikleriyle sınırlı olup âhiret kurtuluşunu sağlamayacaktır. [50]



41-44. Allah'a İman edip gösterdiği yoldan gidenler kurtuluşa erecek, inkâr ve isyanda olanlar ateşe yani cehenneme gideceklerdir. 41. âyette mümin kişinin kurtuluşa, diğerlerinin ise ateşe çağırdıklar ifade buyurulmuş; sonraki âyetlerde bunun açılımı verilmiştir. Mümin kişinin, Allah'a ortak koşulan şeylere dair "hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyler" şeklindeki sözü. "Sizin tanrı kabul ettiğiniz Fi-ravun'un, putların ve daha başka şeylerin tanrı olduğuna dair hiçbir bilgim yoktur, olması da mümkün değildir" anlamına gelir. [51]

Firavun'un Hz. Musa'yı öldürmeye karar verdiğini bildiren âyetin ardından 28. âyette Mûsâ'nm hayatını kurtarmaya çalışan kişinin imanını gizlediği belirtilmişti. Bu son âyetlerden ise bu kişinin artık inancını açıkça ortaya koyduğu ve halkının çok tanrılı dinini reddettiği anlaşılmaktadır. Bu durumda söz konusu kişiyle ilgili âyetlerin uzunca bir zaman İçinde olup bitenleri özetlediği, dolayısıyla onun başlangıçta inancını gizlerken zamanla ya ortamın yumuşaması veya -daha güçlü bir ihtimalle- şartların kendjsini zorlaması nedeniyle inancını açıkça ortaya koyduğu anlaşılmaktadır. Nitekim 45. âyetin, "Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu" mealindeki cümlesi, Firavun tarafının o kişiyle ilgili gerçeği öğrendiklerini ve kendisi hakkında kötü planlar peşinde olduklarını göstermektedir. [52]



45-46. Tefsirlerin çoğunda, Firavun taraftarlarının, bu kişinin Hz. Musa'yı tasdik ettiğini öğrenince onu öldürmeye veya işkence etmeye karar verdikleri, ancak Hz. Mûsâ ve îsrâiloğullan'yla birlikte bu zâtın da Mısır'ı terk ederek kurtulduğu belirtilir.

"Firavun ailesini kuşatıp helak eden şiddetli azap", onların hem Kızılde-niz'de boğulmaları hem de âhirette cehenneme atılmaları olarak açıklanır. [53] "Sabah akşam" sözü, azabın sürekliliğini ifade eden bir deyimdir. Âyetin bu bölümü, "berzah" denilen ölümle kıyamet arasındaki dönemde inkarcıların ruhlarına her gün sabah ve akşam cehennemdeki yerlerinin gösterileceği şeklinde yorumlanmış ve âyetin bu bölümü kabir azabının varlığına delil olarak gösterilmiştir. [54]



Meali



47. Ateşin içinde birbirleriyle çekişirken zayıfları, büyüklük taslamış olanlara, "Vaktiyle biz size uymuştuk, şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?" dediklerinde; 48. Büyüklük taslayanlar şöyle cevap verirler: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz; artık Allah, kulları arasında hükmünü vermiştir." 49. Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, "Rabbinize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin!" diye seslenirler. 50. Görevliler, "Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?** diye sorarlar. "Evet, getirmişti" cevabını verirler. O zaman görevliler, "Yalvarın durun şimdi; ama inkarcıların yalvarmaları boşunadır" derler. 51. Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz. 52.0 gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz. Onlar için sadece rahmetten kovul-muşluk vardır ve onlar için kalınacak yerin en kötüsü vardır. [55]



Tefsiri



47-50. Başka birçok benzerinde olduğu gibi Firavun'un yönetimindeki toplum içinde de âyette "müstekbirler" (büyüklük taslayanlar) denilen, siyasi ve ekonomik güç sahibi bir aristokrat kesimin, bir de bunların etkisinde kalan ve genellikle zayıfların yani mevki ve itibarları düşük olanların[56] oluşturduğu edilgen çoğunluğun bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu ikincilerden, dünyadayken inanç ve eylemlerini kendi özgür iradeleriyle seçmek yerine, baskıcı kesimin talepleri istikametinde hareket edenler, bu tutumları sebebiyle âhirette diğerleriyle birlikte cehenneme atılınca, dünyada onları izlediklerini ve onların yüzünden bu cezaya çarptırıldıklarını dikkate alarak "Şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?" diye soracaklardır. Ancak diğerleri artık gerçeği görmüşler, ne kendilerini ne de başkalarını kurtaracak durumda olmadıklarını anlamışlardır. Esasen, öyle anlaşılıyor ki, istekte bulunanlar da bu gerçeği bilmektedirler. [57] maksatları ise onların, azahın hir kısmını hile. derecek güçlerinin bulunmadığını ve artık kendileri gibi sadece âciz varlıklar olduklarını yüzlerine vurmaktır.

Bu âyetlerde yüce Allah, Firavun toplumunun akıbetini örnek göstererek insanlığa gerçek özgürlük ve gerçek kurtuluş için şu hayatî uyanlarda bulunmaktadır:

İnsanlar, hasbelkader yüksek bir ekonomik güç, toplumsal ve siyasi statü elde etmiş olan inkarcı ve erdemsiz kesimlerin, baskın gurupların uydusu olmak yerine, kendilerini Allah karşısında sorumlu duruma düşürecek inanç ve davranış konularında özgür bireyler olarak seçimlerini hür iradeleriyle kendileri yapmalıdırlar; aksi halde âhirette "Allah kulları arasında hükmünü verince" artık kimse kimseyi kurtaramayacak, melekler bile yardım isteklerine olumsuz cevap vereceklerdir.

İnsan kendi kurtuluşunu arama görevini kıyamet gününe bırakmamalıdır; çünkü o zaman Allah'ın dilemesi dışında kimse kimseye yardımcı olamayacaktır. Şu halde insan, kurtuluj çarelerini dünyada aramab, bunun için de kendisini yoldan çıkaran içindeki nefsânî arzulara mağlup olmak ve dışındaki saptırıcı baskın
guruplara bilinçsizce bağlanıp peşlerine takılmak yerine, görevi gerçek imanı, üstün ahlâk ve faziletleri öğretmek olan Allah elçisinin sesini dinlemeli, onun getirdiği açık seçik gerçeklere yönelmeli, onun sünnetini yani tertemiz hayat çizgisini izlemelidir. [58]



51-52. Allah Teâlâ'nın elçilerine ve inanmış kişilere dünyadaki yardımı, kendilerine düşmanlık yapanlar karşısında onlan er-geç zafere ulaştırması veya onlara kötülük eden düşmanlarını çeşitli felaketlerle cezalandırmasıdır; âhiretteki yardımı da onlan cennetiyle ve en güzel nimetleriyle ödüllendirmesidir. Bu açıklamalar, Mekke döneminde inkarcıların maddî ve manevî baskılarıyla büyük acılar çeken müslümanlara teselli ve ümit aşılama amacı taşımaktadır. Bu âyetlerin inmesinden birkaç yıl sonra Medine döneminde müslümanlar bu vaadlerin dünya ile il-gİli olanlarına bir bir kavuşmuşlardır. [59] meti" olarak açıklamıştır. (III, 374); Râzî de insanların yapıp ettiklerine şahit olan melek, peygamber ve mümin olarak herkesin kastedildiğini belirti. [60]



Meali



53-54. Andolsun biz Musa'ya hidâyet vermiş; akıl iz'an sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatın olmak üzere İsrâiloğulları'nı da kitaba mirasçı kılmıştık, 55. Sen şimdi sabret, çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşir; günahının bağışlanmasını iste ve sabah akşam Rabbini hamd ile teşbih et. 56. Ellerinde hiçbir kesin bilgi olmadan Allah'ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlara gelince, onların içlerinde, asla sonuna eremeyecekleri bir kibirden başka bir şey yoktur. Öyleyse sen Allah'a sığın; kuşkusuz her şeyi işiten, gören yalnız O'dur. 57. Göklerin ve yerin yaratılması elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır ama insanların çoğu bunu bilmez, 58. Görenle görmeyen bir olmaz, inamp iyi işler yapanla kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar kıt düşünüyorsunuz! 59. Kıyametin vakti mutlaka gelecek, bunda kuşku yok! Ama insanların çoğu buna inanmıyor. 60. Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir! [61]



Tefsiri



53-54, Yüce Allah, yukarıda peygamberlerine ve diğer inananlara dünyada ve âhirette yardım edeceğini bildirmişti. O'nun yardımına nail olanlara bir Örnek olarak burada Hz. Mûsâ ve onunla birlikte Fİravun'un elinden kurtulup yurtlarına kavuşan İsrâİloğullan'nın durumuna değinilmektedir. Zemahşerî, Musa'ya verilen "hidayet'ln, mucizeler, Tevrat ve şeriat gibi dinle ilgili ilâhî lütuflar olduğunu belirtir (III, 375), Râzî ise şunlardan biri olabileceğini söyler: a) Allah'ın Musa'ya verdiği, dünya ve âhirette faydası bol olan ilim, b) Musa'nın Firavun ve adamları karşısında üstün gelmesini sağlayan kanıtlar (mucizeler), c) İnsanlara verilmiş en büyük paye olan peygamberlik, d) Tevrat (XXVII, 77).

"İsrâiloğullan'nı kitaba mirasçı kıldık" ifadesi, Musa'nın vefatıyla ona verilen Tevrat'ın yok olup gitmediğine, aksine nesiller boyunca yaşatıldığına işaret etmektedir. Kısacası Allah'ın dinini tanımayan ve peygamberine düşmanlık edip onu öldürmeye kalkışan Firavun ve onun yolunu izleyenler yok olup giderken Mû-sâ kavmiyle birlikte Kızıldeniz'i geçmiş; Tûr'da Tevrat'a mazhar olmuş; yol gösterici ve ilâhî gerçekleri hatırlatıcı olan bu kitap ve onun ortaya koyduğu din Musa'dan sonra da var olmaya devam etmiştir. İşte bütün bunlar, 51. âyette bildirilen ilâhî yardım sayesinde gerçekleşmiştir. [62]



55. "Allah'ın vaadi", peygamberlerine ve inananlara mutlaka yardım edeceğine dair 51. âyetteki sözüdür. Mekke döneminin en sıkıntılı günlerinde indiği anlaşılan bu âyetlerde Hz. Muhammed'e, "Sen şimdi sabret" buyumlarak, Mûsâ ve ona inananlar hakkında elduğu gibi kendisi ve ümmeti hakkında da bu vaadin mutlaka gerçekleşeceği müjdelenmektedir.

Âyette Hz. Peygamber'den, günahının bağışlanması için dua etmesi İstenmektedir; Fetih sûresinde ise ona gelmiş geçmiş bütün günahlarının bağışlandığı müjdelenmiştir. Müfessirler bu durumu, Mümin süreninin Fetih sûresinden önce inmiş olduğuna kanıt göstermişlerdir. Bu sûrenin Fetih'ten önce indiği kesin olmakla birlikte gösterilen bu kanıt isabetli değildir. Nitekim en son inen sûrelerden olan Nasr sûresinde de Resûlullah'a, Allah'ı hamd ile teşbih ederek O'ndan mağfiret dilemesi emredilmektedir.

İslâm inancına göre diğer peygamberler gibi bizim peygamberimiz de masum (günah işlemekten korunmuş) olduğu için bazı müfessirler "Günahının bağışlanmasını dile" buyruğunun, peygamberlikten önceki hatalarıyla ilgili olduğunu veya bu buyruğun asıl muhatabının Resûlullah'm şahsında onun ümmeti olduğunu İleri sürmüşlerdir. Ancak bize göre Peygamber'i bu buyruğun dışına çıkarma çabalan pek anlamlı görünmemektedir. Zira her şeyden önce tövbe ve istiğfar da birer ibadettir. Nitekim Resûlullah, kendisinin günde yetmiş veya yüz kere istiğfar ettiğini yeminle ifade etmiştir. [63]

Bazı müfessirler ""Sabah akşam Rabbini hamd ile teşbih et" cümlesiyle ikindi ve sabah namazlarının veya beş vakit namazın farz kılınmasından önce uygulanan iki vakit namazın kastedildiğini ileri sürmüşlerse de [64] İbn Âşûr'un da haklı olarak belirttiği gibi (XXIV, 171) bu âyetin namazın farz olması veya namaz vakitleriyle ilgisi yoktur; Nasr sûresinde olduğu gibi burada da sadece hamd, teşbih ve istiğfar emredilmiştir. [65]



56. Zemahşerî, âyetteki kibir kavramını, "önder ve lider olma isteği, herkesten üstün olma arzusu" şeklinde tanımladıktan sonra özetle şu açıklamayı yapar: Peygamber'in inkarcı düşmanları, onun kendilerinden daha çok İtibar kazanıp ileride kendilerini yönetimi altına almasından kaygı duydukları için ona düşmanlık
duygulan besliyor; ortaya koyduğu kanıtları reddediyorlardı. Çünkü peygamberlik bütün liderliklerden üstündü (III, 375).

Âyet şu gerçeğe de işaret etmektedir: İnsan, bir konuda iki sebeple tartışmaya girişebilir, a) Kesin bilgi ve kanıt (sultân), b) Kibir duygusu. Kur'an üzerine tartışmaya girişenlerin tartışma sebepleri, akıl ve bilgi temeline değil, kibir duygusuna dayanıyordu. Onlar, Hz. Peygamber'e tâbi olmayı; daha önce müslüman olan, içlerinde kölelerin, cariyelerin de bulunduğu sıradan insanların arasına katılmayı kendilerine yediremiyorlardı. Kur'an'a karşı mücadele verirken amaçları Resûl-i Ekrem'in peygamberliğini başarısız kılmak, bu suretle onun yönetim ve önderliğini imkansız hale getirerek putperest geleneğin kendilerine sağladığı statüyü devam ettirmekti. İşte "asla ulaşamayacakları" ifadesiyle onların bu amaçlarının gerçekleşmeyeceğine, kibirlerinin bir kuruntudan öteye geçmeyeceğine; temsil ettikleri şirk zihniyetinin -büyümek şöyle dursun- giderek küçüleceğine ve ortadan kalkacağına işaret edilmiştir.

Âyette özetlenen tavır, Câhiliye Arabi'nin baskın özelliği olmakla birlikte sadece o topluma ve o döneme mahsus olmayıp günümüzde de görülen hem bireysel hem toplumsal bir insanlık sorunudur. Kendilerini, soylu, uygar, kültürlü, aydın, çağdaş vb. sıfatlarla niteleyenlerden bazılarının, bu kavramların dışında tuttukları geniş kitlelerin inanç, değer, görüş ve yaşama tarzlarını açıkça veya dolaylı biçimde aşağılamaları aynı ilkel büyüklenme duygusunun aynı veya farklı görüntülerle dışa yansımasıdır. Genellikle seçkinlik iddiasında bulunanların, kendilerine daha çok söz, daha çok oy, daha çok özgürlük, daha çok imkan sağlanması gerektiği yönündeki anlayışları da yine bu duygunun tezahürlerindendir. İşte Kur'an en çok bu haksız ve zalim zihniyetle mücadele etmiştir; çünkü bu anlayış, esas itibariyle insanın ve iyi, doğru olan insana yaraşır değerlerin aşağılanmasıdır. [66]



57. Müşrikler, Öldükten sonra tekrar dirilmeyi imkansız görüyor, bu sebeple âhirete inanmıyorlardı. Allah'ın âyetleri hakkında tartışma yaparken en çok üzerinde durdukları konulardan biri de bu idi. Bunu o kadar imkansız görüyorlardı ki, "Çürüyüp paramparça olduğunuzda yeni bir yaratılışa konu olacağınızı iddia eden
bir adam gösterelim mi size!" [67]diyerek Peygamber'le alay ediyorlardi. Ama onlar, yeniden dirilmeyi imkansız görürken gökleri ve yeri Allah'ın yarattığına da inanıyorlardı. Oysa -Allah hakkında bir güçlükten söz edilemezse de-insan mantığı açısından bakıldığında göklerin ve yerin yaratılması insanoğlunun ikinci kez yaratılmasından daha güçtür. [68]



58-59. "Kör"den maksat, kibir, kıskançlık gibi kötü duygulara, sübjektif sebeplere veya taklide dayanarak hükümler veren; "gören"den maksat da akıl ve bilgiye, doğru kanıtlara dayanarak hükümler verendir. [69] Razı, "Ne de kıt düşünüyorsunuz" Mealindeki eleştiri cümlesini özetle şöyle açıklar: Aslında onlar, bilginin bilgisizlikten, erdemli işin erdemsiz işten daha iyi olduğunu bilirler; fakat bir inanç ilkesinin doğru bilgiye mi dayandığı, yoksa asılsız mı olduğu; bir işin erdemli mi erdemsiz mi olduğu hususunda yeterince düşünmezlerdi. Kıskançlık kalplerini kör eder; bu yüzden bilgisizlik ve taklidi bilgi, kin ve kibri de erdem zannederlerdi (XXVII, 79-80). İşte o dönemde Mekke toplumunun çoğunluğunu oluşturan inkarcıların, geleceği kesin olan kıyamete inanmamaları da böyle bir zihin ve ahlâk bozukluğunun sonucuydu. [70]



60. Yukarıda inkarcıların, yeniden dirilme ve âhiret hayatı konusundaki kuşkuları reddedilmiş; bilginin cahillikle, İyi ij yapanların kötülük yapanlarla bir tutulamayacağı belirtilmiş; ardından "Kıyamet saati mutlaka gelecektir" buyurula-rak hem putperestlerin bu husustaki inkârları reddedilmiş hem de orada kurtuluşun Allah'ın âyetlerine, özellikle âtıiretle ilgili açıklamalara içtenlikle inanan ve iyi işler yapanların hakkı olduğuna işaret edilmişti. Burada ise inkarcılara kurtarıcı bir çağrıda bulunulmaktadır.

Taberî, "Bana dua edin" buyruğunu, "Bana kulluk edin; ibadeti benden başkasına, putlara ve başka şeylere değil, sırf bana yapın ki duanızı kabul edeyim; size rahmetimle muamele edeyim ve sizi bağışlayayım" şeklinde açıklamıştır. Bu yorumdan anlaşıldığına göre âyetteki dua kavramı ibadeti de kapsamaktadır. Âyetin devamındaki ibadetle ilgili cümle de bu yorumu desteklemektedir. Hz. Pey-gamber'în "Dua ibadetin kendisidir" buyurduğu, ardından da bu âyeti okuduğu bildirilmiştir. [71] Hatta ünlü âlim Süfyân-ı Sevrî, günahlardan uzak durmanın bile dua olduğunu belirtmiştir. [72] İşte âyette, başta Kur'an'ın ilk muhatapları olmak üzere inkarcılar, bu geniş anlamda Allah'a dua etmeye ve O'ndan karşılık almaya çağınlmakta; ardından bu çağrıya uymak yerine, hâlâ kör bir inatla büyüklük taslayıp Allah'a kulluk etmeyi ve Resûlul-lah'ın getirdiği dinin kurallarına teslim olmayı kendilerine yediremeyenlerin varacakları son yerin, zelil ve hakir vaziyette girecekleri cehennem olduğu haber verilmektedir. [73]



Meali



61. İçinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allah'tır. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır, ama insanların çoğu şükretmez. 62. İşte Rabbiniz olan Allah; her şeyin yaratıcısı olan O'dur. O'ndan başka tanrı yok. Öyleyse nasıl olup da saptırılıyorsunuz! 63. Allah'ın âyetlerini inatla inkâr edenler işte böyle saptırılmaktadır. 64. Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden, size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah; âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir, 65. O diridir, O'ndan başka tanrı yoktur. Şu halde içten bir dindarlık ve bağlılıkla O'na dua edin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. [74]



Tefsiri



61-64. Allah'ın, gecesiyle gündüzüyle, yeriyle göğüyle tabiatın kuruluş ve düzenini insanoğlunun varlığına ve yaşamasına ne kadar elverişli kıldığına, aynca insanın yaratılışındaki uyum ve güzelliğe dair özet bilgi verilerek insanlığı Allah'a dua ve ibadet etmeye çağıran 60. âyetin gerekçesi gösterilmektedir.

Zamanımızda Özellikle elektriğin yaygın kullanımı sayesinde geceleri de kısmen aydınlık hale gelebilmekle beraber hiçbir yapay ışık ve aydınlatma aracının güneşe olan ihtiyacımızı tümüyle ortadan kaldırması mümkün değildir. Aynca gerek elektriğin keşfi gerekse diğer ışık ve ısı imkanlarının geliştirilmesi, Allah'ın tabiata hâkim kıldığı düzen ve insana verdiği akıl sayesinde mümkün olmaktadır. Şu halde Allah'a dua, ibadet ve şükretmeyi gerektiren bütün sebepler devam etmektedir ve edecektir. Buna rağmen belirtilen türden nimetlerin anlamını ve değerini kavrayıp şükrünü eda edenler bulunduğu gibi bazıları bu lütuflann sahibi olan Allah'ı inkâr eder, bazıları da mümin olmakla birlikte gafletlerinden dolayı şükürde kusur ederler. [75]

Allah insanları yaratmakla yetinmiyor, 64. âyette belirtildiği üzere, ayrıca temiz nimetlerle hayatlarım sürdürme imkanlarını bahşediyor. Şu halde hem bizi yarattığı için hem de bu imkan ve nimetleri lütfettiği için O'na şükretmeliyiz. Çünkü bizim Rabbimiz, keza âlemlerin yani var olan her şeyin yaratanı, yaşatanı ve yöneteni yalnızca O'dur. Gerek Kur'an'm ilk muhatapları olan putperest Arap-lar'ın sözde tanrıları, gerekse ne türden olursa olsun tanrı yerine konup tapılan yahut taparcasına bağlanılan başka şeyler O'nuiı karşısında birer hiçten ibarettir. [76]



65. Allah'a nispet edilen bütün tesirler, yetkiler ve lütuflar öncelikle O'nun hayat sıfatına sahip olmasıyla izah edilebilir. Cansız bir varlıktan (meselâ kendilerine tanrısal nitelik ve işlevler nispet edilen putlardan) bu fiiller beklenemez. Bu nedenle Tanrı'da hiçbir sıfat bulunmadığını ileri süren Aristo gibi bazı filozoflar bile hayat sıfatını bundan istisna etmişlerdir.

60. âyette Allah Teâlâ, kullarını kendisine dua ve ibadet etmeye davet etmişti; 65. âyette de aynı çağrı tekrarlanmakta; ayrıca bu duanın tam bir dindarlık ve derin bir samimiyetle yalnız Allah'a yöneltilmesi emredilmektedir. Şu halde inançta olduğu gibi dua ve ibadette de şirkten korunmak, Allah istemeyince hiç kimsenin hiçbir iyiliğe, yardıma gücünün yetmeyeceğini bilmek gerekir. Kuşkusuz insanlardan da yardım görürüz; ancak bu beklentilerin makul ölçülerde tutulması, mahlûkun hâlık yerine konmaması gerekir[77]



Meali



66. De ki: "Rabbîmden bana açık kanıtlar gelince sizin Allah'ın dışında dua ettiğiniz şeylere tapmam bana yasaklandı ve kendimi âlemlerin rabbine teslim etmem emredildi." 67. Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O'dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sîzi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız. 68. Yaşatan da öldüren de O'dur. Bir işe hükmettiğinde o konuda sadece "Ol!" der ve oluvetir, 69. Görmez misin, Allah'ın âyetlerim tartışmaya kalkışanları; gerçeklerden nasıl da uzaklaştırılıyorlar! 70. Kitabın ve elçilerimize gönderdiklerimizin asılsız olduğunu savunanlar, evet onlar ileride gerçeği anlayacaklar! 71-72.0 zaman boyunlarında halkalar ve zincirler bulunur vaziyette şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakılırlar. 73-74. Sonra onlara, "Vaktiyle Allah'ın dışında tanrısal nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede!" denir. "Bizi bırakıp kayboldular. Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz" derler. İşte Allah inkarcıları böyle şaşkın ve çaresiz bırakır. 75. **Bu duruma düşmenizin sebebi, vaktiyle haksız olarak böbürlenmeniz ve şımarntanızdır. 76. İçinde ebedî kalmak üzere cehennem kapılarından girin içeri!" Büyüklük taslayanların kalacakları yer ne kötü! [78]



Tefsiri



66. Hz. Muhammed (s.a.) peygamberlikten önce ve sonra, hayatının hiçbir döneminde puta tapmamış; daima Allah'ın birliğine inanmıştır. Bu nedenle müfes-sirler, "Rabbimden bana açık kanıtlar gelince sizin Allah'ın dışında dua ettiğiniz şeylere tapmam bana yasaklandı" cümlesinden, bu kanıtlar gelmeden önce Pey-gamber'in Allah'tan başka bir şeye taptığı gibi bir anlam çıkarılmaması gerektiğini önemle belirtmişlerdir. Hz. Peygamber, kendisine vahiy gelmeden önce de aklıyla Allah'ın birliği inancına ulaşmış, daha sonra bu inancı onaylayan ve şirki yasaklayan vahiy gelmiştir.

"Açık kanıtlar" diye çevirdiğimiz "beyyinât" kelimesini Taberî, "Allah'ın, Re-sûlü'ne indirdiği kitabın âyetleri" (XXIV, 82); İbn Atıyye, "vahiy ve hidâyet" (IV,566); Şevkânî "aklî ve naklî deliller" (IV, 572) şeklinde açıklamışlardır. Zemahşe-rî bu hususta Özetle şu açıklamayı yapar: Resûhıllah, rabbinden kendisine açık kanıtlar (beyyinât = âyetler) gelmeden önce de aklî kanıtlara dayanarak putlara tapmaktan uzak durmuştu. Fakat açık kanıtlar aklî kanıtlan destekleyip daha da güçlendirdiğine ve onların sözle ifadesini içerdiğine göre "beyyinât" kelimesi hem aklî kanıtlan hem de vahyi (sem') içine almış olmakta; böylece âyette her iki kanıta da delâlet eden bir ifade zikredilmiş bulunmaktadır (III, 377). Âyette Resûlullah'a böyle bir açıklama yapması buyurulurken sadece onun kendi inancını dile getirmesi istenmemekte, aynı zamanda ve daha da önemli olarak, onun muhatapları da bu açık kanıtlar sayesinde kendi İnançlarını gözden geçirmeye davet edilmektedir. [79]



67. Önceki âyette geçen "açık kanıtlar"a bir örnek olmak üzere insanın yaratılış süreci özetlenmektedir. Topraktan yaratılmanın Hz. Âdem'le ilgili olduğu belirtilir.[80] Ancak.Râzî'ninde kaydettiği gibi (XXVII, 85) ifadeyi Hz. Âdemle sınırlamaya gerek yoktur; zira bütün canlıların üremesf, beslenmesi ve yaşaması da toprak sayesinde mümkün olmaktadır. [81]



68. Yukarıdaki kanıtlardan, yaşatanın da öldürenin de Allah olduğu sonucu çıkmaktadır. Âyet, Allah’ın gerek yaratma ve öldürmede gerekse diğer fiillerinde asla güçlük ve zahmet çekmeyeceğini ifade etmektedir. O’nun iradesi “Ol!” buyruğuyla tecelli edince irade ettiği şey, zahmetsiz, külfetsiz ve eksiksiz oluverir. Bu ifadede dolaylı olarak putperestlere, ‘Tanrısal nitelikler yüklediğiniz şeylerin böyle bîr gücü var mıdır!” anlamında bir uyan da bulunmakta, böylece İslâm’ın ana ilkesi olan tevhid inancına vurgu yapılmaktadır. [82]



69-76. Yukanda İnkarcıların inanmalarını sağlamak maksadıyla bazı aklî deliller ortaya konduktan sonra, buna rağmen hâlâ “Allah’ın âyetlerini tartışmaya kalkışanların, O’nun kitabını ve peygamberlere gönderdiklerini asılsız saymakta ısrar edenlerin hrette içine düşecekleri acıklı durum özetlenmektedir.

69. âyetteki “Allah’ın âyetleri” ifadesini Taberî, “Allah’ın hükümleri veâyetleri” (XXIV, 82); İbn Atıyye, “Hz. Muhammed’in peygamberliği ve ona gelen kitap” (IV, 568) şeklinde açıklamışlardır. Sûrede “Allah’ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlar” anlamındaki ifade beş kez tekrar edilmiş; böylece bir bakıma putperestlerin bu tutumlarında ne kadar ısrarcı olduklan ve bunun kendileri için vazgeçilmez bir dava olduğu vurgulanmıştır. Kuşkusuz onlann bu inatçı tutumlanmn sebebi, Allah’ın âyetlerinde şirk inancını çürütme, tevhid inancını yerleştirme ko nusunda ısrar edilmesidir.

67. âyette insanın yaratılışı Allah’ın gücüne ve hikmetine kanıt olarak gösterilirken “Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız” buyurularak aklını doğru kullananın sahih inanca ulaşacağına işaret edilmişti. 69. âyetin sonunda ise inkarcıların, Allah’ın âyetlerini tartışmaları, onlarla mücadele etmeye kalkışmaları, “gerçeklerden nasıl da uzaklaştınlıyorlar!” şeklinde meçhul (edilgen) bir fiil ile dile getirilmiştir. Buna göre eğer insan, inancını ve hayat çizgisini, temel insanî özelliği olan aklından destek alarak belirlemiyorsa mutlaka çeşitli olumsuz dış ve iç motiflerin etkisinde kalacak, akıllı ve özgür seçim yapamayacak ve sonuçta o motifler tarafından saptınlacaktır. Kur’an’ın her vesileyle gösterdiği gibi Mekke müşriklerinin İslâmî tebliğler karşısındaki tutumları da genellikle bu şekilde idi. Ayrıca tarihin her döneminde ve günümüzde de pek çok insanda bu zaaflar görülmektedir. Nefsanî duygular, çıkar hesaplan, ideolojik saplantılar, yayın araçlarının yoğun şartlandırmaları gibi pek çok olumsuz İç ve dış âmiller insanları, 70. âyette belirtilen ilâhî kitaplardan ve onlardaki inanç, değer ve hayat ölçülerinden uzaklaştırmakta; nice yanlışları doğru, iyileri kötü, bâtılları hak göstermekte; onları –farkında olarak veya olmayarak- “Allah’ın âyetleri”ne, ilâhî hakikatlere ve bunların taraftarlarına karşı mücadeleye yönlendirmektedir.

Ama âhiret bütün hakikatlerin gün ışığına çıktığı, hakkın yerini bulduğu kusursuz bir adalet ve yargı günüdür. Bu sebeple 74. âyette belirtildiği üzere sahte tanrılar, bağlılarını mahşerde yüzüstü bırakıp ortadan kaybolacak; onların gerçekten tapmaya değer şeyler olmadığı en sadık bağlılannca da anlaşılıp itiraf edilecektir. Bu dünyada günahları ve erdemsiz yaşayışlanyla haksız yere böbürlenip şı-maranlar; nefislerini ve sıradan nesneleri veya kimi insanları tanrılaştıracak kadar alçalırken Allah’a kul, Peygamber’e ümmet olmaya davet edilince bunu nefislerine yediremeyİp kibre kapılanlar, hrette boyunlarında halkalar ve zincirlerle al-çaltılmış bir vaziyette cehennemi boylayacaklardır. [83]



Meali



77. Sen şimdi sabret; Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecek. Muhakkak ki biz, onlara vaktiyle bildirip uyarıda bulunduğumuz şeylerin bir kısmını (ölmeden) sana göstereceğiz, (bir kısmını da görmeden) seni vefat ettireceğiz; ama onlar da sonunda bize dönecekler! 78. Senden Önce de elçiler gönderdik; onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez. Allah’ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhî hakikatleri yok etmeye kalkışanlar hüsrana uğramışlardır. 79. Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah’tır. 80. Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki bir arzuya onlara binerek ulaşırsınız; onları da gemileri de taşınma aracı olarak kullanırsınız. 81. Allah size kanıtlarını gösteriyor. Allah’ın kanıtlarının hangisini inkâr edebilirsiniz! 82. Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi? Onların sayısı bunlardan daha çoktu, daha güçlülerdi, yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı. Ne var ki yine de kazandıkları onları kurtaramadı. 83. Elçileri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde, sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler. Ama alay ettikleri şey onları kuşatıverdi! 84. Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah’ın birliğine inandık, vaktiyle tanrısal nitelikler yüklediğimiz şeyleri de reddediyoruz” derler. 85. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah’ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkarcılar hüsrana uğramışlardır. [84]



Tefsiri



77. Bu sûrede ağırlıklı olarak "Allah'ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlar"dan, o âyetlere karşı mücadele verenlerden söz edildi. Genellikle Mekke putperestlerinin aristokrat tabakasından oluşan bu kesimin karakterleri, tutumları, amaçları ve cezalan üzerinde duruldu; müslümanlardan üstün oldukları vehmi, bundan duydukları sevinç ve şımarıklıktan söz edildi. Kuşkusuz inkarcıların bu haksız tutumları Hz. Peygamber'i ve diğer müslumanları derinden üzüyordu. İşte âyette Hz. Peygamber'e Allah'ın vaadinin mutlaka gerçekleşeceği hatırlatılarak bu tutumlar karşısında sabırlı olması öğütlenmektedir. Âyetin devamından, bu vaadin iki yönüne işaret edilmektedir. Öncelikle onların yaptıkları yanlarına kalmayacak, cezalarının bir kısmını bu dünyada, ya Resûlullah hayattayken veya onun ölümünden sonra verilecek; bir kısmı da âhirette, Allah'ın huzuruna vardıklarında uygulanacaktır. Nitekim bu âyetlerin inmesinden birkaç sene sonra, Medine döneminin ba
şında Bedir savaşında müslümanlann putperest düşmanları karşısında elde ettikleri zaferle dünyadaki ceza süreci başlamış, bunu başka cezalar takip etmiştir. [85]



78. Resûlullah'a, önceki peygamberlerin de benzer sıkıntılarla karşılaştıkları hatırlatılmaktadır. Allah, onların bazıları hakkında Kur'an'da bilgi vermiştir, ama bilgi verilmeyenler de vardır. Sonuçta bütün peygamberler temelde aynı İnanç, ibadet ve hayat ilkelerini tebliğ ve temsil etmişler; fakat hepsinin düşmanları olmuş, acı ve sıkıntı çekmişlerdir. Ama vakti gelince Allah hükmünü vermiş, hak yerini bulmuştur,

"Allah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez" cümlesindeki âyet kelimesi genellikle mucize olarak açıklanmıştır, İnkarcılar, Hz. Peygamber'i güç durumda bırakmak için ondan bazı olağanüstü işler başarmasını isterlerdi. Burada bu tür olayların ancak Allah'ın dilemesiyle gerçekleşebileceği bildirilmektedir. [86]



79-81. Allah'ın âyetlerini tartışma, onlarla mücadele etme cüretini gösteren müşriklere, o günün şartlarında yararlandıkları başlıca imkanları kendilere bahşedenin Allah olduğu hatırlatılmakta; bu lütuflann sahibine saygı duyup ona teslim olmaları gerektiğine işaret edilmektedir.

En'âm kelimesi özellikle deve, daha genel olarak da deve ile birlikte sığır, koyun ve keçi türlerini ifade etmek üzere kullanılır. [87] Zemahşerî, "Gönüllerinizdeki bir arzuya onlara binerek ulaşırsınız" mealindeki cümleyi şöyle açıklar: Maksat, hac yolculuğu ve savaş sırasında uygun hayvanlara binmek; dinin yaşatılması ve ilim tahsili için bu hayvanlarla ülkeden ülkeye dolaşmaktır (III, 379). [88]



82-83. Allah'ın âyetlerini tartışmaya, onlarla mücadele etmeye çalışanlara bu sûredeki son bir uyarıdır. Mekke putperestleri genellikle sayılarının çokluğuna, maddî güçlerine, sosyal statülerine güvenerek şımarıp azgınladırlar; Peygamber ve diğer müslümanlar karşısında inkarcı, alaycı ve baskıcı bir tavır takınırlar; bir gün müslUmanlara mağlup olacaklarına ihtimal bile vermezlerdi. İşte burada tarih şahit gösterilerek onların büyük bir yanılgıya düştükleri hatırlatılmaktadır. Arap-lar'm özellikle varlıklı tüccar kesimi, eski uygarlıkların zengin izlerinin bulunduğu ülkelere ticarî yolculuklar yaparlardı. Bu sebeple 82. âyette "Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi?" buyurulmuştur, Yani onlar, tarihin ibret levhalarını görüyor, fakat bunlardan gereken dersi çıkaracak şekilde zihin yormuyorlardı. [89]



84-85. Vaktiyle maddî güçlerini, eserlerini, sosyal ve siyasî konumlarını haklılıklarının dayanağı zanneden azgın topluluklar, nihayet sapkınlık ve zulümlerinin sonucu olarak çeşitli felâketlerle yüz yüze gelince güçlerinin kendilerini kurtaramadığını görmüşler; peygamberlerinin ortaya koyduğu tevhid inancını benimsediklerini açıklamışlarsa da "inanmaları kendilerine fayda vermemiştir." Çünkü, Şevkânî'nin de belirttiği gibi (IV, 575) bu, özgürce ve gayba inanma değil, zorunlu ve görüneni, yaşananı bir kabul idi, bu sebeple de inanmalarına itibar edilmemiştir. Sûre, bunun ilâhî bir yasa olduğunu, bu yasayı dikkate almayıp inkârlarını sürdürenlerin hüsrana uğradıklarını belirten önemli uyarıyla son bulmaktadır. [90]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/555.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/555.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/555-556.

[4] Bakara 2/255

[5] Tirmizî, "Sevâbü'l-Kur'ân", 2

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/556.

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/556-557.

[7] bilgi için bk. el-Bakara2/1

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/557.

[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/557.

[9] İbn Âşûr, XXIV, 83

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/557.-558.

[11] bk. Râgıb el-Isfahanı, el-Müfre-dât, "arş" md.; Yusuf Şevki Yavuz, "Arş", Dİ A, III, 408; ayrıca U. A'râf 7/54

[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/558-559.

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/559-560.

[14] Râgıb ei-Isfahânî, ez-Zerî'a ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 346; Gazzâlî, İhya, III, 167

[15] Zemahşerî, HI, 363; Râzî, XXVII, 38; İbn Âşûr, XXIV, 96

[16] Bu konuda bilgi ve özellikle reenkarnasyon (tenasüh) görüşü yönündeki yorumların reddî için bk. Bakara 2/28

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/560.

[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/561.

[18] meselâ bk. Râzî, XXVII, 42-43; Şevkânî, IV, 555; İbn Âşûr, XXIV, 106-107

[19] Zuhruf 42/52

[20] Zemahşerî, III, 365; Şevkânî, IV, 555; îbn Âşûr, XXIV, 109

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/561-561.

[21] Razî, XXVII, 46-47

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/562-563.

[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/563.

[24] Zemahşerî, IH, 366

[25] Bahân, "İman",41; Müslim,“İmare”,155

[26] Nesâî, "Kıyâmü'1-leyl", 63; İbn Mâce, "İkame", 177

[27] bk. Buhârî, 'Talâk", 11; Müslim, "İman", 201,203,204

[28] İhya, IH, 42

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/563-564.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/564.

[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/566-567.

[32] İbn Atıy-ye,IV,554

[33] özellikle bk. Bakara 2/40-93; A'râf 7/103-171

[34] bk. A'râf 7/104; Tâhâ 20/47

[35] bk. Kasas 28/6,76

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/568.

[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/568-569.

[37] Zemahşerî, IH, 368; Râzî, XXVII, 58

[38] Buhân, "Tefsir", 40/1; Müsned, II, 204

[39] Bezzk, Müsned, ll\, 15

[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/569-570.

[41] İbn Âşûr, XXIV, 135

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/570.



[42] Yûsuf 12/37-38

[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/570-572.

[44] bk. Taberî, XXIV, 64-65

[45] Tâhâ 20/48

[46] Taberî, XXIV, 66

[47] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/572-573.

[48] bk. Şevkânî, IV, 560-561

[49] bitgi İçin bk. el-En'âm 6/160

[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/573.

[51] Şevkânî. IV. 561

[52] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/574.

[53] İbn Atıyye, IV, 562; Şevkânî, IV, 566

[54] bk. Râzî, XXVII, 73; Şevkânî, IV, 566

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/574.

[55] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/575.

[56] İbn Atıyye, IV, 563

[57] Razı. XXVII. 741

[58] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/575-576.

[59] Taberî, XXIV, 74-75; İbn Atıyye, IV, 564

[60] XXVII, 76; Muhammed ümmetinin şahitliği konusunda bk. Bakara 2/143

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/576.

[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/577.

[62] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/577-578.

[63] Buhârî, "Da'avât", 3; Müsned, IV, 211; bu konuda ayrıca bk. Fetih 48/1-7

[64] bk. İbn Atıyye, IV, 565; Sevkânî, IV, 569

[65] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/578-579.

[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/579.

[67] Sebe' 34/7

[68] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/579-580.

[69] Râzî, XXVII, 79

[70] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/580.

[71] Tirmîzî, "Tefsîr", 40

[72] İbn Atıyye, IV, 566

[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/580.

[74] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/581.

[75] Şevkânî, IV, 570

[76] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/581-582.

[77] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/582.

[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/583.

[79] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/583-584.

[80] Taberî, XXIV, 82; İbn Atıyye, IV, 568; Şevkânî, IV, 572

[81] İnsanın yaratılış süreci, âyetteki nutfe ve alaka terimlerinin anlamlan İçin bk. Hac 22/5; Mü'minûn 24/12-14

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/584.

[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/584.

[83] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/584-585.

[84] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/586.

[85] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/587.

[86] Râzî, XXVII, 88-89

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/587.

[87] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfre-dâî, "n'am" md

[88] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/587.

[89] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/588.

[90] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/588.
__________________
HUCURAT/10: Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

www.islamifrm.com
www.islam-kuran.com
www.islamiyetdini.net
www.islamiyet.cc
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Konu Araçları Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş Arama
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Hızlı Geçiş


Saat 21:22


Powered by vBulletin Version 3.6.0
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.